Türkmen Deklarasyonu

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
KERKÜK VAKFI,irak,kerkuk,türkmen,telafer,turkmen,erbil,kirkuk,iraq/arastirmalar
Necdet Pamir

 
 
 
 
Irak: Hem Gözden, Hem Gönülden Irak mı?
 
 
 

David Fromkin’in Barışa Son Veren Barış: Modern Orta Doğu Nasıl Yaratıldı? adlı kitabının hemen başlangıcında, ilginç bir alıntı vardır. Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren anlaşmalar üzerine yorum yapan ve Allenby’nin Filistin Seferi’ne katılmış bir subay olan Archibald Wavell’e ait sözleri aktaran bu alıntı, kitabın başlığına da ilham verecek kadar çarpıcıdır: “Savaşa son veren savaştan sonra, Paris’te bir barışa son veren barış yapmada, başarılı olmuş görünüyorlar…”(1) Aslında bu tanımlama, Avrupalının kendi kıtasında, bir dünya savaşından çıkarken, ikincisini doğuran tamahkârlığına, öngörüsüzlüğüne ve sorumsuzluğuna bir göndermedir. Ne var ki, Avrupalıların sınır tanımayan yayılmacılık ihtiraslarının, iki dünya savaşına, bir soykırıma ve milyonlarca insanın ölümüne neden olmasının ötesinde, Orta Doğu’yu da, yüzyılı aşkın süredir sorun ve çatışma yumağı hâline getirmiş olan çirkin yüzü, nedense bugünlerde pek anımsanmıyor.

Orta Doğu’nun bugün yaşadığı bunalımın temelinde, bu coğrafyanın önce Avrupalı güçlerin (İngiltere, Fransa, Rusya ve bir ölçüde Almanya), daha sonra da günümüzün tek süper gücünün dinmek bilmeyen ihtiraslarının çatışma alanını oluşturması yatıyor. Dünya ispatlanmış petrol rezervlerinin yüzde 65’ini, doğal gaz rezervlerinin yüzde 40’ını barındıran Orta Doğu bölgesi(2) , yıllardır soğuk/sıcak savaş rüzgârlarının kavurduğu ve ABD’nin yanı sıra AB, Rusya, Çin ve Japonya’nın çıkarlarının en çok çatıştığı alandır. Bir varil ham petrolün yeryüzüne çıkarılma maliyetinin, dünya ortalamasının birkaç kat altında olması da cabası…

“Irak’ın İşgalinin Nedeni Petrol mü?”

Bu soruya tereddütsüz “evet” diye yanıt verenler çoğunluktadır. Ancak, “tek nedeni petrol değildir” dersek, daha sağlıklı bir değerlendirme yapmış oluruz. Buna karşın, birçok ABD’li bilim adamı, Irak petrolünün pek de önemli olmadığını, ABD’nin petrol kaynaklarını çeşitlendirdiğini öne sürerek, bu yalın gerçeği dikkatten kaçırma çabasına girişmiştir. ABD bir başına, hâlen dünya petrol tüketiminin yüzde 25’ini gerçekleştirirken, bunun yüzde 57’sini ithal etmek zorunda kalıyor. ABD Enerji Bakanlığı tahminlerine göre, ABD’nin petrolde ithalata bağımlılık oranı, 2025’te yaklaşık yüzde 70 olacak. Bunun yanı sıra, petrol ürünü de ithal ediyor ve ithalatın oranı, hem petrol ürünlerinde, hem doğal gazda hızla yükseliyor. Orta Doğu, bu nedenle, ABD için vazgeçilemez bir coğrafya olma özelliğini sürdürüyor. Basra Körfezi’nden yapılan petrol ve doğal gaz taşımacılığının kontrolüyse, bu “kontrol” savaşımının diğer ayağını oluşturuyor.

Yönetenlerinin, dünya imparatorluğu tutkusuyla, akılcılığı çoktan terk ettiği bugünün tek süper gücü ABD, özellikle 1973–1974 petrol krizinin ardından, Orta Doğu rezervlerinin ve bu kaynakların dünya piyasalarına arzındaki en önemli çıkış noktası olan Basra Körfezi’nin kontrolü için güce dayalı politikalarını uygulamaya koyuldu. Carter Doktrini (23 Ocak 1980), açıkça “Bir dış gücün Körfez’i kontrole kalkışması ve petrol akışının kesintiye uğraması, ABD’nin yaşamsal çıkarlarına saldırıdır ve askerî güç dâhil her yolla engellenecektir.” İfadesini kullanıyordu. Bu hedefin gerçekleştirilmesi için de, “Rapid Deployment Joint Task Force” oluşturuldu. Reagan döneminde bu gücün kapasitesiyle “kapsama alanı” geni şletilerek (Avrupa ve Asya arasındaki merkez alan kastedilerek) Central Command (CENTCOM) oluşturuldu (1 Ocak 1983). “Dünya petrol rezervlerinin yüzde 65’ini elinde bulunduran Körfez ülkelerinin, ABD petrol ithalat ının yüzde 20’sini, Batı Avrupa ithalatının yüzde 43’ünü, Japonya’nın ithalatının yüzde 68’ini sağladığı”na ve “söz konusu petrol akışındaki olası bir kesintinin, dünya ekonomisini alt üst edeceği”ne dikkat çeken Pentagon, “bu komutanlığın en önde gelen görevlerinden birinin, ABD’nin söz konusu “merkez bölge”deki yaşamsal çıkarlarının uzun erimli olduğu”nu açıkça ifade etmekten(3) geri durmadı. Birinci Körfez Savaşı, aynı amaca yönelik yapıldı. Bunu Afganistan’a müdahale ve nihayet Irak’ın işgali izledi. Hâlen dünyada üretilen petrolün yüzde 46’sı bölgeler arası ticaretin konusu iken, 2030 yılında bu oranın yüzde 63’e çıkacak olması(4) ve bu ticaretin yüzde 41’inin Basra Körfezi’nden yapılacak olması, Irak’ın ve bölgenin öneminin daha da artacağını gösteriyor. Aksine iddialarla kafa bulandırmaya çalışan kimi Batılı siyaset bilimcilerin öne sürdükleri tezlerin tersine, Basra Körfezi, bugün olduğu gibi 2020’de de dünyanın en önemli ve kilit arz merkezi olacaktır. 1999 yılında Dick Cheney, Londra’da International Petroleum Institute’da yaptığı bir konuşmada şu yalın yönelimlerinin altını çiziyordu: “2010 yılında, bugünküne ek olarak günde 50 milyon varil daha petrole gereksinim duyacağız(5). Peki bu petrol nereden elde edilecek? Petrol, temelinde bir hükümet meselesi olmaya devam edecektir. Her ne kadar, dünyanın çeşitli bölgeleri petrol olanakları sunsa da, dünya rezervlerinin üçte ikisi ve en ucuz petrol Orta Doğu’dadır. Bu nedenle de, son tahlilde ödül (prize) de oradadır.”(6) Tony Blair, İngiltere Parlâmentosu’nda işgalin üç askerî hedefini açıklarken, ilk sırada “Fao Yarımadası’ndaki petrol tesislerinin güvence altına alınması”ndan boşuna söz etmemişti. Irak’ın işgali sırasında kamu binalarının tamamı talan edilirken, ABD askerlerinin Irak sahalarına ait jeolojik verilerin bulunduğu Petrol Bakanlığı binasını sıkı biçimde koruması da, Irak’ın işgal nedenleri açısından bir diğer ilginç gösterge oldu. Irak’ın işgalinden çok önce (Nisan 2002) ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesinde “Irak’ın Geleceği Projesi” adı altında oluşturulan inisiyatif, Londra ve Washington’da 17 çalışma grubu ve her birinde 15–20 kadar sürgünde Iraklı ve uluslararası uzmanla, Irak’ta petrolün paylaşımını değil de, trafik düzenini mi planlamışlardı?(7) “Blood and Oil” ve “Resource Wars” gibi kitapların yazarı Prof. Michael Klare; “Irak’ın kontrolü, petrolün yakıt olarak değil, güç olarak kullanımı içindir. İran Körfezi’nin kontrolü; Avrupa’nın, Japonya’nın ve Çin’in kontrolü içindir. Böylelikle musluk ABD’nin elinin altında olacaktır” derken, ABD’nin asıl amacını, yalın bir ifadeyle ortaya koymaktadır.

Tüm bunları sıraladıktan sonra, “Irak’ın işgalinin petrolle ilintisi ve derecesi” konusundaki kararı okura bırakmak, daha sağlıklı olacaktır.

Irak’ın Petrol Potansiyeli ve Dünyadaki Payı

Dünya ispatlanmış üretilebilir petrol rezervleri 1189 milyar varil civarındadır.(8) Irak’ın ispatlanmış üretilebilir petrol rezervleriyse 115 milyar varildir ve dünya rezervlerinin yaklaşık yüzde 10’una karşılık gelmektedir. Ancak, ispatlanmış rezervlerin dışında, Irak’ın henüz aranmamış petrol rezervlerinin de ciddi miktarda olduğu tahmin edilmektedir. ABD Enerji Bakanlığı tahminlerine göre, özellikle Batı Çölü’ndekiler başta olmak üzere, söz konusu potansiyel rezervler 100 milyar varil, U.S. Geological Survey’e göreyse 45 milyar varildir. En iyimser tahminleri, Irak eski Petrol Bakanı Ghadban yapmakta ve Irak’ın potansiyel rezervlerinin 214 milyar varil olduğunu öne sürmektedir.

Irak petrol sahaları, yıllar süren savaşlar ve ambargoların da etkisi ile, uzun süredir modern teknolojiden uzak, verimsiz biçimde işletilmektedir. Kimi rezervuarlarda, düzeltilmesi olanaksız tahribat oluştuğu saptaması genel kabul görmektedir. Buna karşın Irak sahalarının arama ve üretim maliyetleri, dünya ortalamalarına göre büyük oranda düşüktür. Bu da ispatlanmış ve potansiyel rezervlerinin yanı sıra, bu ülkeyi ekonomik ve stratejik anlamda da öne çıkaran bir diğer önemli özelliktir. Bazı kaynaklar, arama ve üretim maliyetlerinin varil başına 2,5 Dolar olduğunu(9) öne sürerken, söz konusu maliyetler toplamının 1-1,5 Dolar civarında olduğunu öne süren kaynaklar da vardır. Dolayısıyla Irak, yıllardan beri başta ABD olmak üzere, büyük tüketici ülkelerin ve uluslararası dev enerji şirketlerinin iştahlarını kabartan ve bu nedenle de dış politikalarında ilk sıralarda yer alan bir ülke olmuştur.

Irak’ın en önemli petrol üretim sahaları (kuzeyde) Kerkük ve (güneyde) Rumaila’dır. Irak’ın ispatlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 65’i güney sahalarında yoğunlaşmıştır. 1927 yılında keşfedilen Kerkük sahasının kalan tahminî rezervi 8,7 milyar varil olarak verilmektedir(10). Sağlıksız üretim teknikleri nedeniyle verimi düşen ve su yüzdesi artan sahada, işgal öncesinde günde yaklaşık 700,000 varil üretim yapılmaktaydı. Güneydeki Rumaila sahasındaysa, günde yaklaşık 800,000 varil petrol üretilmekteydi. Irak’taki belli başlı sahaların işgal öncesindeki yaklaşık üretimleri şöyledir:

Tablo 1: Irak’taki Başlıca Petrol Sahaları ve Üretimleri

Irak’ın Güney Bölgesi (varil/gün)

Kuzey Rumaila (800,000)

Güney Rumaila (500,000)

Batı Kurna (250,000)

Az Zubair (240,000)

Misan/Buzurgan (100,000)

Mecnun (50,000) Jabal Fauki (50,000)

Abu Ghurab (40,000)

Luhais (50,000)

Irak’ın Kuzey Bölgesi (varil/gün)

Kerkük (700,000)

Bay Hassan (150,000)

Habbaz (30,000)

Ajil (25,000)

Doğu Bağdat (20,000)

Ayn Zalah/Batmah (20,000)

Kaynak:

ABD Enerji Bakanlığı, Aralık 2005

İşgal Sonrasında Irak’ın Petrol Üretimi ve İhracatı Arttı mı?

Irak’ın petrol üretimi ve ihracatı, ABD işgali sonrasında azalmıştır. Bunda, işgal güçlerinin Irak’ın yapısını değiştirmeye yönelik planlarının, yaşamın ve bölgenin gerçekleri karşısında yetersiz kalmasının rolü büyüktür. Ülkelerin geleceklerini okyanus ötesinde, kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmeye ve “sosyal laboratuarlarında” planlamaya çalışanların, “mevcut durumu düzeltmek” savıyla ortaya çıkmalarına karşın; sadece Irak’ı değil, bölgeyi de büyük bir kaosun içine sürükledikleri açıktır. Her gün yaşanan intihar saldırıları, sabotajlar ve toz duman ortamında, düzenli üretim ve taşıma faaliyeti olanaklı değildir. İşgal öncesinde, tüm maddi olanaksızlıklara, yanlış ve yetersiz üretim sistemlerine ve ambargoya karşın, günde 2,6 milyon varil olan petrol üretimi, bugün 1,9 milyon varile gerilemiştir. İşgal öncesinde günde 2,1 milyon varil civarında olan ihracat, günde 1,5 milyon varil civarına düşmüştür11. Irak petrol üretimi en yüksek seviyesini, 1979 yılında günde 3,7 milyon varillik değerle yakalamıştır.

Irak petrol sahaları, üretim tesisleri ve boru hatlarında, 1990–1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana sürekli tahribat yaşanmaktadır. Bu süreç, sağlıksız üretim yöntemleri, aşırı pompaj gibi uygulamalarla birleşince, petrol üretimi ve ihracatı, ciddi oranda gerilemiştir. Petrol fiyatlarında gözlemlenen aşırı yükselişin önemli nedenlerinden biri de, bu olumsuz ve belirsiz ortamdır.

İşgal Öncesi ve Sonrasında Sahaların İşletme Haklarına Yönelik Gelişmeler

Saddam, Irak’taki önemli petrol sahalarını, başta BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan Fransa, Çin ve Rusya olmak üzere, uluslararası şirketlerin yatırımlarına açarak, İyi Niyet Protokolleri ve milyarlarca Dolarlık kontratlar imzalamıştır. Böylece, bir yandan ambargo nedeniyle aksayan ekonomisini toparlamayı, diğer yandan da ambargoyu kırmayı hedefleyerek, kendi açısından (anlaşmalar işlerlik kazanamadıysa da) akıllı bir hamle yapmıştır. Deutsche Bank’e göre, anlaşmaların tümü devreye konulabilse, bunların toplam (ek) üretim kapasiteleri, günde 4,7 milyon varile ulaşabilecekti. Bugün, bu anlaşmaların yasal statülerindeki belirsizlik kadar, Irak’ta yaşanan güvensizlik ortamı da, yabancı şirketlerin yatırımlarının önünde engel oluşturmaktadır.

Tablo-2: Irak’ın Yabancı Şirketlerle (Saddam Dönemindeki) Ortak Üretim Geliştirme Kontratları’ndan Başlıcaları(12)

Saha – Yabancı Ortak – Ülkesi - Tahmini Rezerv (milyar varil) – Tepe(13) Üretim (varil/gün)

Batı Kurna – Lukoil – Rusya – 7-8 – 600,000

Mecnun – TotalFinaElf – Fransa – 10 – 600,000

Nahr Umr – TotalFinaElf – Fransa – 6 – 440,000

Helfaya – CNPC – Çin – 5 – 200,000

Al-Ahdab – CNPC/Norinco – Çin – 1 – 90,000

Rafidain – Norinco/Sinochem – Çin – 0,5 – 75,000

Nasiriyah – Agip – İtalya – 1 – 300,000

Kaynak:

ABD Enerji Bakanlığı, Aralık 2005

Eski anlaşmaların durumuna örnek vermek gerekirse, Rusya’nın kontrat imzaladığı Batı Kurna sahası, kimi kaynaklara göre günde 600.000 varil, kimilerine göreyse günde 1 milyon varil üretebilecek, ancak hâlen günde 180,000 varil üretebilen dev bir sahadır. İşgalden önce (Aralık 2002), Lukoil’in bu sahaya yatırmayı vaat ettiği 200 milyon Dolarlık miktarı aktarmadığı ve bu nedenle kontratın geçersiz olduğu Iraklı yetkililerce açıklanmıştı. 2004 yılına gelindiğindeyse, Rusya’nın bu sahadaki haklarını koruyabilmek amacıyla, bir kısım Iraklı petrol uzmanını Sibirya’daki tesislerinde eğittiği bilinmektedir. İşgalin hemen öncesinde günde 100.000 varil üretim kapasiteli Rafidain sahasını geliştirmek için kontrat imzalamış olan Rus Soyuzneftegaz’ın da hâlen yetkililerle müzakere yürütmekte olduğu belirtilmektedir.

Mecnun, bir diğer büyük sahadır ve 1990’lı yılların başlarında, Fransız ElfAquitane, 4 milyar Dolarlık yatırım planıyla, sahaya ilgi göstermiştir. Daha sonra Total’le birleşerek TotalFinaElf adını alan şirket, Mecnun’a yönelik 23 yıllık bir anlaşmayı imzalamayı başaramamıştır.

Çin’in yatırımına örnek olarak, 90.000 varil/gün üreten Al Ahdab sahası gösterilebilir. İşgalin ardından dönemin Petrol Bakanı Thamir Ghadban, Çin’in CNPC şirketinin daha önce imzaladığı kontratın “karşılıklı mutabakat”la geçersiz olduğunu açıklamıştır.

Irak’taki işgal güçlerinin Irak’ın petrol ve gaz sahalarının geleceğine ilişkin tasarımlarının ne yönde gelişeceğini anlamak için, işgal öncesindeki sürece ve işgalden sonraki gelişmelere göz atmak yararlı olacaktır. Geçmişte imzalanmış anlaşmaların hiçbiri, ambargo nedeniyle işlerlik kazanamadığından, genelde mevcut yönetim, bunların geçersizliği yönünde kanaat oluşturma eğilimindedir. CIA eski Başkanı James Woolsey’in, işgal öncesindeki sözlerini anımsamakta da yarar vardır: “Olay gayet açıktır. Fransız ve Rus petrol şirketlerinin, Irak sahalarına ilgileri, girişimleri vardır. Onlara, Irak’ın mevcut hükümetinin uzaklaştırılmasına yardımcı olurlarsa, (Saddam sonrası oluşacak) yeni hükümetle ve ABD’li şirketlerle yakın çalışabilmeleri için elimizden gelen desteği göstereceğimiz söylenmelidir. Ancak, Saddam’dan yana tavır almaları hâlinde, Irak’ın yeni hükümetinin onlarla çalışmasını kabul ettirmemiz zor, hatta imkânsız olacaktır.”(14) Bu “güç politikası” yanlısı tavra karşın, uluslararası hukuk uzmanları, Saddam sonrası yeni bir hükümetin iş başına gelmesiyle sahaların kontrolünün Exxon-Mobil ya da BP gibi ABD ve İngiliz şirketlerine transfer edileceği varsayımının, uluslararası hukuk açısından pek mümkün olmadığını öne sürmektedir(15). Uluslararası Tahkim Enstitüsü Başkan Yardımcısı Doak Bishop, “rejim değişikliği, şirketlerin bir bölgede elde ettiği hakların değişmesi anlamına gelmez” demektedir.

İşgalin ardından oluşturulan ve bir yıl süreyle görevde kalan Koalisyon Geçici Otoritesi’nin petrol sektöründen sorumlu yetkilisi olarak Shell-ABD’nin eski Başkanı’nın (Phil Carroll) atanması, yardımcılığına da ExxonMobil’den bir diğer yöneticinin (Gary Vogler) getirilmesi, ABD’nin ve çok uluslu şirketlerin niyeti konusunda fikir edinmemize ışık tutacak bir husustur. Bu yöneticiler altı ay görevde kaldıktan sonra, yerlerini ConocoPhilips (önce Bill McKee, yerine Mike Stinson) ve BP’den yöneticilere (önce Terry Adams, sonra Bob Morgan) devretmişlerdir. Irak Petrol Bakanlığı’nın başına ABD’li yeni muhafazakârların has adamı Ahmet Çelebi’nin getirilmiş olması, hem dev şirketlerin bundan sonraki hesaplarının, hem de Irak’ın “geleceği”nin ABD’de nasıl planlandığının göstergesi sayılmalıdır.

28 Haziran 2004’te Irak Geçici Yönetim’in kurulmasının ardından, 30 Ocak 2005’te seçimler gerçekleştirilmiştir. 3 Mayıs 2005’te yeni hükümet, İbrahim el Caferi başkanlığında göreve başlamış, Ekim 2005’teyse Anayasa, referandumda kabul edilmiştir. Anayasa’nın 108. ve 111. maddeleri, petrolün kontrolü ve paylaşımına ilişkin genel hükümleri içermektedir. Buna karşın, özellikle paylaşımın nasıl yapılacağı hususunda belirsizlik vardır. Bu durum, özellikle Irak’ın kuzeyinde ABD desteğiyle kontrolü fiilî olarak ellerinde tutan Kürt grupların ciddi istismarına neden olmaktadır. Bir diğer belirsizlik konusu da, Irak’ın yeni bir millî şirket kurup kurmaması konusudur.

Diğer yandan, altı yıl kadar BM denetiminde süren “Gıda için Petrol” programı, işgalin ardından ve BM’nin 22 Mayıs 2003 tarihli ve 1483 sayılı kararıyla kaldırılmıştır. Karar, 21 Kasım 2003’te yürürlüğe girmiştir. Bu karar kapsamında, Irak’ın yeniden yapılanması sürecinin, bir BM özel temsilcisinin yardımıyla sürdürülmesi de karara bağlanmıştır. ABD Hazinesi, 27 Mayıs 2003 itibarıyla, Irak’a uyguladığı ambargonun çoğu unsurlarını kaldırmıştır. Kasım 2003’te ABD Kongresi, Irak’ın yeniden inşasına 18,4 milyar Dolarlık bir ek tahsisat ayrılmasını kararlaştırmıştır. Ancak, 2005 sonlarına gelindiğinde, bu miktarın sadece 2 milyar Dolarının petrol sektörünün, 4 milyar Dolarının elektrik sektörünün gereksinimlerine, önemli bir bölümününse, ülkede bir türlü sağlanamayan istikrar nedeniyle, güvenlik güçlerinin kendilerini koruma amaçlı harcamalarına aktarıldığı görülmüştür.

Bu arada, bir süre önce görevinden alınan dönemin Petrol Bakanı el-Ulou, Haziran 2005’in ilk günlerinde, söz konusu kontratları gözden geçirmek üzere, bakanlıklar arası bir komite kurulduğunu açıklamıştı(16). “Kontratların gözden geçirilmesi”nden kastedilenin ise, her şeyden önce, Saddam dönemindeki Üretim Geliştirme Kontratları yerine, uluslararası petrol şirketlerinin tercih ettikleri Üretim Paylaşım Anlaşmaları (ÜPA) olacağı anlaşılmaktadır. Diğer tamamlayıcı husus ise, ABD ve İngiliz ağırlıklı şirketlerin, Saddam döneminde elde edemedikleri imtiyazları elde etme yönünde en avantajlı şirketler olacakları hususudur. ÜPA’nın tercih edileceğine dair kanıları güçlendiren önemli belgelerden biri de, Londra ile Washington’da defalarca toplanan “çalışma grupları”nın, çalışmalarından birinin Nisan 2003’te basımı yapılan raporudur. Raporda(17), “Bu anlaşmaların uluslararası şirketler açısından en önemli avantajlarından biri, rezervlerin hükümran devletin malı olmasına karşın, şirketlerin bilançolarında bu rezervleri kendi varlıkları olarak gösterebilmeleri; ülkelerde yönetim ve mevzuat değişse bile, bu anlaşmalarla haklarının güvence altına alınıyor olması, …” hususları özellikle vurgulanmaktadır. Bu rapora atıfta bulunan Financial Times ise, şöyle yorum yapıyordu: “ÜPA, petrol şirketlerine avantajlı bir kâr marjı sağlarken, devlet hissesinden farklı olarak, petrol fiyatlarının olası düşüşünden doğabilecek kayıplara karşı da bağışıklık sağlamaktadır. Şirketlerin, yıllardan beri Suudi Arabistan ve Kuveyt’te bu tür anlaşmalar imzalayabilme çabaları başarısız olmuştur. Irak’ta ÜPA’larının imzalanabilmesi, ExxonMobil, RoyalDutch/ Shell, BP ve TotalFinaElf gibi şirketler açısından büyük kârlar sağlayabilecektir.”(18)

Nitekim Ekim 2004’te Allawi’nin açıklamalarında, Irak’ın gelecekteki petrol politikasına yönelik üç temel husus yer almaktadır. Bunlardan ilki, sahaların yabancı şirketlerin yatırımlarına ÜPA yoluyla açılacağı, ikincisi Irak Millî Petrol Şirketi’nin kısmen ya da tamamen özelleştirilmesine sıcak bakıldığı ve üçüncüsü de bu konuların Irak Parlamentosu’nda görüşülmeyeceği hususudur.(19) “Blair ve Bush, Irak’ın petrol sanayisinin geleceğini Iraklıların kararlaştıracağını sıklıkla beyan etmektedir. Aslında devlet yapıları ve ekonomileri, yıllar süren ambargo ve üç savaşla tahrip olan Iraklılara söyledikleri şudur: Gelişme ve gelir artışı istiyorsanız, petrol sahalarınızı geliştirmek zorundasınız. Yatırım istiyorsanız, bunu ancak yabancı şirketlerden alabilirsiniz. Bunun için de rezervlerinizi onlara vermeniz gerekiyor. Dolayısıyla, Irak petrolünün geleceğini Irak’lılar belirleyecek: Bu rezervleri, yabancı şirketlerin kontrol etmesine karar vermeleri halinde!”(20)

Irak’ın Petrol İhracatı ve Kerkük-Yumurtalık Boru Hattı’nın Durumu

Türkiye’nin Irak’taki bir önemli varlığı Kerkük-Yumurtalık Ham Petrol Boru Hattı’dır. Hattın kapasitesi (iki paralel hattın toplam kapasitesi) yaklaşık (yılda) 71 milyon tondur. Bu tasarım kapasitesi, İran-Irak savaşı sırasında, bazı teknik uygulamalarla, yılda 82 milyon tona kadar çıkarılabilmiştir. Buna karşın, işgal öncesinde de tam kapasite çalışmayan hat, işgal sonrasında sabotajlar nedeniyle kesintili ve verimsiz çalışmaktadır. 2001 yılında hiç akış olmamış, 2002 yılında 1,13 milyon ton, 2003 yılında 890 bin ton, 2004 yılında ise 1,2 milyon ton petrol taşınmıştır(21).

Irak’ın tüm ihraç boru hatları tam kapasite çalışabilse, ülkenin boru hatlarıyla petrol ihraç kapasitesi, günde yaklaşık 6 milyon varildir (yılda 300 milyon ton). Diğer hatlar; Basra Körfezi’ne (günde 2,8 milyon varil), Suudi Arabistan’a (1,65 milyon varil/gün), Suriye ve Ürdün’e (300.000 varil/gün) uzanmaktadır. Hâlen bunlardan yalnız Basra Körfezi’ne uzanan boru hatları tam kapasiteye yakın çalışabilmektedir. Irak’ın petrol ihracatı, büyük oranda Basra Körfezi’nden yapılmaktadır. İşgal sonrasında, günde 2,6 milyon varilden 1,9 milyon varile düşen üretimin 500.000 varili yerli ihtiyaca giderken, yaklaşık 1,4 milyon varili de ihraç edilebilmektedir(22).

Suudi Arabistan’a ulaşan hat, Irak’ın Kuveyt’i işgalinden beri, bu ülke tarafından kapalı tutulmaktadır. Irak’ın yeni hükümetinin hattın açılması yönündeki taleplerine karşın, S. Arabistan bu konuda isteksiz olduğu gibi, bu hattı kendi gereksinimi doğrultusunda, gaz taşımacılığında kullanmaktadır. Suriye hattı da, Saddam döneminde ve BM kontrolü dışında kullanılmış, ancak işgal sonrasında devre dışı bırakılmıştır.

Son dönemde sıklıkla sözü edilen bir diğer konuysa, Kerkük’ten İsrail’in Hayfa limanına ulaşan eski bir hat ve bu hatta yeniden işlerlik kazandırılması konusudur. Bu hat, son derece eski, yer yer boruların var olmadığı, çalışmayan ve sadece 5 milyon tonluk bir hattır. Bunun Kerkük Yumurtalık hattıyla (yaklaşık 80 milyon ton kapasiteli) kıyaslanması, fazlaca zorlamadır. Özellikle TBMM’de 1 Mart tezkeresinin oylanmasında, ABD yönetiminin büyük hayal kırıklığı (!) yaşamasından sonra, kimi yeni muhafazakâr ideologlar, bir anlamda tehdit, diğer yandan da “artık güvenilemeyeceği anlaşılan” Türkiye’ye karşı bir seçenek olarak, böylesi bir güzergâhı sürekli gündeme getirir olmuşlardır. Böylesi bir hattın yeniden yapılması uzunca bir süre ve yatırım gerektirecektir. Daha da önemlisi, hattın inşasından daha çok, geçeceği güzergâhın güvenliği daha ciddi bir sorundur. Yapılması sağlansa bile, bu hattın kesintisiz çalışabilmesi, Orta Doğu’da kalıcı bir barışa bağlıdır.

Irak’ta Türk Petrol Şirketlerinin Faaliyetleri

Türkiye’nin kamu ve özel petrol şirketleri, Irak petrol ve gaz sahalarına yönelik çabalarına, Saddam döneminde başlamıştır. Ulusal şirketimiz TPAO, Irak’ın Gharraf petrol sahasının geliştirilmesi için Irak Petrol Bakanlığı’yla bir ÜPA için 1994 yılında başlattığı müzakerelerini belli bir aşamaya getirmişken, Irak’ın işgali bu anlaşma açısından bir belirsizlik ortamı yaratmıştır. Sahanın 1,2 milyar varillik bir rezervi olduğu tahmin edilmektedir. Bu miktar, Türkiye’nin mevcut üretilebilir petrol rezervinin dört katıdır. TPAO’nun Irak’ın işgalinden önce Irak’taki bir diğer girişimi de; Mansuriye, Cemcemal, Kasım el Ahmar, Anfal ve Jeria Pika gaz sahalarının geliştirilmesine yönelik teklifi olmuştur. TPAO bu girişimde, BOTAŞ ve TEKFEN’le ortaktır. Irak tarafı, bu sahalardan yalnızca Mansuriye sahası konusunda olumlu yanıt vermiş ve 10 Mayıs 1997’de bir protokol imzalanmıştır. Bu girişimin ikinci ayağındaysa, sahanın geliştirilmesine paralel olarak inşa edilmesi planlanan ve tepe noktada Türkiye’ye yılda 10 milyar metre küp gaz taşıması hedeflenen bir boru hattının inşası yer almaktaydı.

Bu kamu ağırlıklı girişimlerin dışında, üç özel Türk şirketinin girişimleri dikkat çekmektedir. Bu şirketler Pet Oil, Genel Enerji ve Avrasya Teknoloji Mühendislik şirketleridir. Pet Oil, Pulkana sahasının, Genel Enerji ise kuzeydeki Taktak sahasının geliştirilmesi için, gene işgalden önce girişimde bulunmuş ve sahaların bulunduğu bölgeyi o dönemde kontrol eden Talabani’yle anlaşma imzalamıştır. Avrasya ise, işgal sonrasında verilen ilk ihaleyi alan şirket olarak tanımlanmaktadır(23). Söz konusu ihale, Kumrala sahasının mevcut günlük 35.000 varillik üretiminin günde 100.000 varile çıkarılmasını hedeflemektedir. Buna karşın, ihalenin aslında (Dick Cheney’nin eski şirketi) Halliburton tarafından alındığı ve Avrasya’nın burada taşeron/servis şirketi olarak çalışacağı da, bazı gözlemcilerce öne sürülmektedir. Ambargo nedeniyle işlerlik kazanamayan bu anlaşmaların durumu, ülke halen işgal altında olduğundan belirsizliğini korumaktadır. Ancak, hükümete yakın kaynaklar, tüm şirketlerin belli bir hareketlilik içinde olduğu ve anlaşmaların geçerliliğini sağlayacağı yönünde olumlu beklenti içindedir. TPAO’nun Şubat 2006’dan sonra çalışmalarını hızlandıracağı da, öne sürülen görüşler arasındadır.

Ancak Irak genelinde, işgal güçlerinin yanı sıra, Kürt (kuzeyde) ve Şii (güneyde) grupların avantaj sağlamaya çalıştıkları da açıktır. Bu fiilî durum, ülkemizin aleyhinedir. Kerkük’ün durumuysa, mevcut anayasaya göre, 31 Aralık 2007 tarihinde belirlenecek gibi görünmektedir. Kürt gruplar, mevcut durumdan yararlanarak, bölgenin demografik yapısını değiştirme yönünde, her geçen gün yeni mevziler kazanmakta ve ABD yönetiminin kanatları altında, bunları tahkim etmektedirler. Zaman ve yetersiz politikalar, Türkiye’nin aleyhine çalışmaktadır.

Kerkük ve Musul konusunda, ülkemizde yapılan bazı değerlendirmelerde, farklı görüşler öne sürülmektedir. Bu konuların analizi, yazımızın kapsamı dışındadır. Zira bu konu(lar), makale kapsamının da ötesinde, kitap ölçeğinde değerlendirilebilecek önem ve boyuttadır. Musul konusunda müzakerelerin yürütüldüğü dönemin şartları yüzünden Türk tarafınca çeşitli hataların yapıldığı ve İngiltere Musul konusunda Türkiye ile bir çatışmayı göze alacak durumda değilken, bu hususun öngörülemeyerek, Misak-ı Millî sınırları içindeki Musul’un terk edilmek zorunda kalındığı düşünülmektedir.(24) “Musul için verdiği ‘savaşımı’ sonuna dek sürdüren, ama bu süreçte Musul’un yitirilmesini kaçınılmaz kılacak olan ‘hata’lar yapan Türkiye, sonunda Musul’dan vazgeçmiştir. ... Musul’un terk edilmesi karşılığında sağlanan ekonomik kazanımlar konusunda ise gerektiği gibi pazarlık yapılmamış olması nedeniyle de, ne yazık ki, elde edilebilecek olandan çok azıyla yetinilmiştir. Ayrıca yapılan tahsilâtın da, Türkiye’ye ödenmesi gereken miktarın çok altında kaldığı anlaşılmaktadır.”(25) Türkiye’nin Irak petrollerinden alacağı konusunda çeşitli yayınlar yapılmıştır. Bir görüşe göre Türkiye, Özal zamanında bu alacağını bir defaya mahsus olmak üzere toptan almış, dolayısıyla alacağı kalmamıştır. Buna karşın, Hazine kökenli bir bürokrat olan ve daha sonra bir dönem Hazine’den sorumlu Devlet Bakanlığı görevini üstlenen Hikmet Uluğbay, Petropolitik(26) adlı kitabının genişletilmiş baskısında, eline ulaşan yeni belgeler ışığında, bu alacağın önemli bölümünün tahsil edilemediğini ortaya koymaktadır. Söz konusu yeni belgelerden biri olan ve dönemin Irak Hükûmeti’yle, Türk Petrol Şirketi arasında imzalanan 14 Mart 1925 tarihli ayrıcalık sözleşmesi(27), bu konuda açık dayanak oluşturmaktadır. Türkiye’de daha önceki genel kanı ve veriler, alacağımızın yalnızca Musul petrolüyle bağlantılı olduğu biçimindeyken, bu belgenin 14. maddesi, “…. Irak Hükümeti, işbu Anlaşma’nın yürürlüğe konması gününden başlayarak 25 yıl süre ile, aşağıda gösterilen gelirlerin yüzde onunu Türkiye Hükümeti’ne ödeyecektir.” demektedir. Ayrıca, anlaşma kapsamında sadece Irak ham petrolü bulunmamaktadır. Alacaklarımız, Sözleşme’nin 1. maddesinde yer aldığı biçimiyle “… petrol, nafta, doğal gaz, ozokerit (yer mumu) ve türevlerini” de kapsamaktadır. Sayın Uluğbay konuyu: a) Bu anlaşmaya 19 Mayıs 1931 günü yapılan ek ve uygulamalara ilişkin bilgiler, b) Dışişleri Bakanlığı’nın Maliye Bakanlığı’na gönderdiği 10 Mart 1952 tarihli belgedeki bilgiler, c) Bütçe Kanunları, Kesin Hesap Kanunu ve e) Türkiye’ye yapılmış fiilî ödemeler kapsamında inceledikten sonra, alacağımızı 29,5 milyon Sterlin civarında hesaplamaktadır. Bugüne dek tahsil edilen miktarın sadece 3,5 milyon Sterlin olduğunu belgeleyen Uluğbay, tahsil edilmemiş alacağımızı, 26 milyon Sterlin olarak hesaplamaktadır.28 Bu miktarın günümüzdeki değeri için farklı yöntemlerle hesaplamalar yapan yazar, alacağımızı petrol cinsinden 30,2 milyon varil olarak değerlendirmekte ve kitabı yazdığı gündeki petrol fiyatlarıyla (25 Dolar) bir rakama ulaşmaktadır: 755,2 milyon Dolar.

Bugün bir varil ham petrolün fiyatının 60 Dolar civarında olduğu düşünülürse, alacağımızın 1,82 milyar Dolar civarında olduğu hesaplanabilir. Bunun da ötesinde, Abdülhamit döneminde 1890 yılında yayınlanan bir “iradei seniye” ile, Irak’taki petrol sahalarının Abdülhamit’in mülkü (Memalik-i Şahane Arazisi) olduğu ilan edilmiş, 1908’de İttihat ve Terakki bunları maliyeye aktarmıştır. Ancak bu sahalar 8 Ocak 1920’de yeni bir karar ile tekrar Hazine-i Hassa’ya geçirilmiştir. Bu sürecin hukuki sonuçlarının günümüzde yeniden ele alınması gerekmektedir. Diğer yandan, örneğin Neftçi ailesi gibi, Irak’ın zengin topraklarında kişisel mülkü olan çok sayıdaki Türk vatandaşlarının hakları da dikkate alınarak ve onların görüşlerinden de yararlanılarak, belirtilen hususları bir arada değerlendirebilen, çok boyutlu bir Irak politikasının oluşturulmasının zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir. Buna karşın, (varsa) bugüne dek gözlemlenen “politika”, tek tek şirketlerin dar bir alanda, kendi inisiyatifleri ve cılız çabalarıyla, devlet kurumlarının birbirinden kopuk, koordinasyonsuz ve sonuçsuz adımlarıdır.

Irak, gerek etnik, gerek dinsel yapısıyla, Türkiye’nin mozaiğinin doğal bir uzantısıdır. Ekonomik yapısı itibarıyla da, her yönüyle tamamlayıcı, bu anlamda da ülkemizin ekonomisi açısından çok önemli olanaklar sunan bir coğrafyadır. “Bunun yeterince farkında olan ve gereğini yapabilen bir kuşak mıyız?” sorusunun yanıtını “evet” diye verebilecek durumda değiliz. Tarihten ders alınmadıkça, tarihin “tekerrür etmesi”ne olanak sağlanır. Batı’nın Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayıp, bölüşme ve en uygun parçalarını ele geçirme hesaplarını sürdürdüğü yıllarda, ABD’nin Osmanlı topraklarındaki çıkarlarını güvenceye almakla görevli subaylarından Amiral Bristol’ün sözlerini anımsamak, bugüne ışık tutabilecektir:

“Şimdi ‘Kürdistan’ın ünlü petrol yatakları nedeniyle yabancı entrikaları başladığı için kuşkusuz ciddi sorunlar çıkabilir. İngilizler herhâlde ‘Kürdistan’ı denetim altına alabilmek için, Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyeceklerdir...” (20 Şubat 1920)(29)

Ve, İngiliz Kabine Toplantısı Zabıtları’ndan özlü bir değerlendirme:

“ …Türklerle sorun başladığında, Araplarla dost olacaksın...” (5 Ekim 1922)(30)

Yoksa bugün de, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Mart 1913’teki görüşlerini mi benimsedik?

“Kuveyt ve Katar gibi, çölden ibaret iki kaza yüzünden İngiltere ile ihtilaf çıkaramayız. Bu ehemmiyetsiz topraklardan ne gibi faydamız olabilir? Kuveyt ve Katar’ı İngiltere’ye bırakmaya ve zengin Irak vilayetimizle uğraşmaya karar verdim.”(31)

British Petroleum’un BP Statistical Review of World Energy adlı kaynak kitabı, Kuveyt’in ispatlanmış petrol rezervlerini 99 milyar varil, Katar’ınkini 15,2 milyar varil olarak veriyor. Sadrazam’ın saptamasına göre bu “çölden ibaret iki kaza”, dünya ispatlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 10’unu barındırıyor. İki ülke günde toplam 3,5 milyon varil petrol üretiyor. Bir fikir vermesi bakımından belirtilmelidir ki, Türkiye yılda yaklaşık 600 bin varil petrol tüketiyor. İngiltere’ye bırakılan bu “iki ehemmiyetsiz toprak” parçasında, Türkiye’nin tükettiğinin altı katı petrol üretiliyor. Bu ülkelerde ve özellikle Katar’da büyük gaz rezervleri de var. Kuveyt’te 1,5 trilyon metreküp, Katar’da 25,7 milyar metreküp gaz rezervi bulunuyor. İki ülke, dünya gaz rezervlerinin yüzde 15,3’ünü barındırıyor. Allah’tan, Sadrazamımız “zengin Irak vilayetimizle uğraşmaya karar vermiş”…

Yazımızda sınırlı olarak değindiğimiz, Irak ile nasıl “uğraştığımız” hususuysa, ayrı bir trajedi konusudur. Tarih, yaşananlardan ders alınmazsa tekerrür eder.

Irak, gözden o kadar ırak mı ki, gönülden bu kadar Irak?

 
Kaynak: Stratejik Analiz, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi, Şubat 2005, s. 52–60

Dipnotlar:

1. David Fromkin, “Barışa Son Veren Barış: Modern Orta Doğu Nasıl Yaratıldı (1914-1922)?”, Dördüncü Basım, Epsilon, Ekim 2004.

2. BP Statistical Review of World Energy, June 2005

3. General J. H. Binford Peay III’ün; ABD Kongresi’nde 1997 yılında yaptığı konuşma

4. World Energy Outlook 2004, International Energy Agency

5. Bu artışa ilişkin rakam biraz abartılı olsa da, yeni muhafazakârların niyetlerinin görülmesini engellemiyor (N. Pamir).

6. Under the surface: Iraqi oil and Tony Blair’s absurd conspiracy theory, Greg Muttitt, PLATFORM, published in Red Pepper magazine, February 2005

7. Crude Designs (The Rip-off of Iraq’s Oil Wealth), PLATFORM (www.carbonweb.org), (Bölüm adı: From Washington to Baghdad, Planning Iraq’s Oil Future), sayfa 16

8. BP Statistical Review of World Energy; Haziran 2005

9. CERA (Cambridge Energy Research Associates)

10. Iraq Country Analysis Brief, Energy Information Administration, Department of Energy, USA (Last updated: December 2005) (www.eia.doe.gov)

11. Iraq Country Analysis Brief, Energy Information Administration, Department of Energy, USA (Last updated: December 2005) (www.eia.doe.gov)

12. “Iraq’s Oil Industry”, Global Oil Report, Centre for Global Energy Studies, July-August 2000, Volume 11 Issue 14 page 29.

13. Tablo 1’deki üretim değerleri ile Tablo 2’deki değerler arasındaki temel fark, Tablo 2’de, “tepe üretim” değerinin yer almasından kaynaklanmaktadır. Bu değer, yapılacak ek yatırımla, sahadan elde edilebilecek en yüksek (tahmini) değeri ifade etmektedir.

14. “In Iraqi War Scenario, Oil is Key Issue”, Washington Post, Dan Morgan and Davis B. Ottaway, Sunday, September 15, 2002, page A01.

15. “Over a barrel”, Tom Cholmondeley, Friday November 22, 2002, The Guardian.

16. Iraq Country Analysis Brief, Energy Information Administration, Department of Energy, USA (Last updated: December 2005) (www.eia.doe.gov)

17. US State Department, Future of Iraq Project,Oil and Energy Working Group (Oil Policy Subgroup), April 2003, published in Middle East Economic Survey, ‘Iraqi oil policy recommendations after regime change’, 5 May 2003, pp 1 - 11

18. Carola Hayas, “Exiles call for Iraq to let in oil companies”, Financial Times, 7 April 2003.

19. “Oil and War in Iraq”, Greg Muttitt, Presentation at European Social Forum, October 2004, Platform (www.carbonweb.org)

20. Iraq Country Analysis Brief, Energy Information Administration, Department of Energy, USA (Last updated: December 2005) (www.eia.doe.gov)

21. Bu miktarlar, hattın kapasitesinin altmış yetmişte biri kadardır.

22. Iraq Country Analysis Brief, Energy Information Administration, Department of Energy, USA (Last updated: December 2005) (www.eia.doe.gov)

23. 23 Iraq Country Analysis Brief, Energy Information Administration, Department of Energy, USA (Last updated: December 2005) (www.eia.doe.gov)

24. “Musul Sorunu”, Dr. İhsan Şerif Kaymaz, Otopsi Yayınları, 1. Basım, Ağustos 2003; “Musul Kerkük Olayı ve Osmanlı İmparatorluğunda Kuveyt Meselesi”, Bülent Demirbaş, Arba Araştırma Basım Yayın Ticaret, Mart

1991; Musul Meselesi ve Irak Türkleri, Kadir Mısıroğlu, Sebil yayınları, 5. Basım, 1994.

25. “Musul Sorunu”, Dr. İhsan Şerif Kaymaz, Otopsi Yayınları, 1. Basım, Ağustos 2003, sayfa: 606

26. “İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik”, Hikmet Uluğbay, Ayraç Yayınevi, 2003, sayfa: 448 – 467.

27. Hikmet Uluğbay, bu belgeyi ilk kitabın yayınlanmasından sonra kendisine ulaştıran emekli Büyükelçi Gündüz Aktan’a teşekkür etmektedir.

28. “İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik”, Hikmet Uluğbay, Ayraç Yayınevi, 2003, sayfa: 455.

29. “İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik”, Hikmet Uluğbay, Ayraç Yayınevi, 2003

30. A.g.e

31. A.g.e


Yukarı
 
          
 
 
 
 
 
 
KERKÜK VAKFI,irak,kerkuk,türkmen,telafer,turkmen,erbil,kirkuk,iraq/arastirmalar
Araştırmalar
 
 
  Mahir Nakip
İki Kongrenin Art Niyeti..
  Doç. Dr. Sadi Çaycı
Kerkük'ün Hukuki Durumu..
  E. Semih Yalçın
Misak- Milli ve Lozan Barış Ko..
  Özkan Açıkgöz
Irak'ta Sürdürülebilir bir Tür..
  Canan Kaynak
Irak Saldırısı ve Sağlık Siste..
  Samir Guliyev
Azerbaycan Dış Politikasında I..
  Necdet Pamir
Irak: Hem Gözden, Hem Gönülden..
  Diğer Yazarlar
Diğer Araştırmalar
Kerkük Vakfı 2006 © Tüm Hakları Saklıdır.
Site Creation by Uretmake