Buradasınız

Makale

Editör’den
Ülkeler Parçalanarak Güçlenmez I

Osmanlı Devleti, kurulduğu günden beri, her din ve ırktan oluşan Osmanlı tebaasını Batı dünyasının saldırılarından korudu. Böylece İslam dünyasını uzun yıllar huzur ve güven içinde yaşattı. Osmanlı Devleti Balkanları da yönetimi altına alınca, orada yaşayan Hristiyan, Yahudi ve Müslüman halkları adaletle ve şefkatle himaye etti. Sırplar, Hırvatlar, Makedonlar, Arnavut ve Boşnakları bir arada yönetti. Etnik ve dinî kavga yapmalarına izin vermedi ve sağladığı güçlü otorite sayesinde 400 yıl huzur içinde yaşamalarını sağladı.

Batılılar Osmanlı’dan önce de düzenledikleri Haçlı seferleri ile Anadolu’ya yerleşen Selçuklu Devletini söküp atmak için yıllarca uğraşmıştı. Selçuklular ve daha sonra onun yerine geçen Osmanlılar, tarih boyunca Hristiyan dünyasının oluşturduğu Haçlı ordularını kırmaya çalıştı. İslam dünyasını tek bayrak altında yöneten Osmanlı’ya karşı gösterilen kin ve nefretin şiddeti her nedense bir türlü azalmadı.

Batılılar Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmadan İslam dünyasına büyük darbe vuramayacaklarını biliyorlardı. Bundan dolayı Hristiyanlık dünyasının dinî duygularını istismar eden Batı dünyası, Osmanlı ve İslam düşmanlığını sürekli gündemde tutarak gizli ajandalar oluşturuyordu. Bu gizli ajandanın içinde bulunan en önemli madde ise, Osmanlı coğrafyasının sahip olduğu servetlerin ele geçirilmesi idi. İslam coğrafyasındaki yer altı ve yer üstü servetler, Birinci Dünya Savaşından yıllarca önce sömürgeciler arasında yapılan ittifaklarla paylaşımlar yapılmış, bunun için gerçekleşmesi için her türlü zemin hazırlamıştı.

Türkler Sırbistan’a gelmeden önce, Batılı Hıristiyanlar, Roma Katolik Engizisyonu, bölge halkına büyük zulümler yaptı. Genişleme eğilimiyle Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı olmayan herkes katledildi. Osmanlı yönetimi bölgeye geldiğinde hiç kimseye dokunmadı. Reayayı özgür kabul eden Osmanlı, Müslüman olsun veya olmasın, hiç kimseye zulmetmedi. Türkler bölgede yeni bir yönetim kurdular. Vergisini ödeyen herkes huzur ve güven altında yaşadı. Balkan coğrafyasında yaşayan bütün haklar Osmanlı yönetiminden memnundu.

Türkler Avrupa ve Balkanlar’dan çıkarıldıktan sonra savaşların ardı arkası kesilmedi. İç çatışmalar, Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı vs. Birinci Dünya Savaşı’nda Roma Kilisesi Sırpları tamamıyla yok etmek istedi. Sırpların erkek nüfusunun üçte ikisi öldürüldü.
İkinci Dünya Savaşı'nda Sırplara yönelik zulüm zirveye çıktı. 1941-1945 yılları arasında Faşist ve Nazi destekli unsurların Sırplara karşı yürüttüğü etnik temizlik uygulaması tariflere sığmaz hale geldi. Açıklanan rakamlara göre Sırp tarafının toplam kaybı 1.000.000'dur (nüfusun yüzde 20'dir). Hırvatistan Bağımsız Devleti, Sırp halkının büyük çoğunluğunu Orta Çağ Engizisyonu yöntemleriyle öldürdü. Kısacası İkinci Dünya Savaşı sırasında 700.000 Sırp öldürüldü, 400.000'i göç etti ve 250.000'i de Katolik olmak zorunda kaldı.
Çok kanlı biçimde kurulan Tito’nun Yugoslavyası, ülkedeki etnik kimlikleri,



Bize Göre…
Tarih Bilinci

Taih bilinci milletleri ayakta tutan unsurlardan biridir. Şanlı bir tarihi olan ve insanlarca kabul gören bir tarihe sahip olan milletler her zaman sürükleyici ve lider konumunda olmuşlardır.
Tabii ki bazı topluluklar, kendilerine özgü bazı tarihî hadiseler de yaratıp, arkasından kendileri de ona inanan kitleler olma vasfına sahip olmuşlardır.
Fakat biz burada hakikî ve inanılır, hatta dosttan fazla düşmanca da bilinen tarihî süreçlerden bahsediyoruz.
Bizim insanlarımız da bu duygularla beslenmiş, zaferleri her zaman kutlamış ve acıları hiç bir zaman unutmamış bir konumda olmuşlardır.
Gençlik yıllarında, benim yaşıtım olan bazı arkadaşlarla bu konuları konuşurken, bazıları bunun ön planda tutulması gerektiğini ısrarla söyleyerek ve hatta eve kapanıp bir süre sadece bununla uğraşarak tarih bilincini parlatacak bir uğraşın içinde olmamı da her daim istemişlerdi.
O günlerde, Osmanlı döneminden önce de ne gibi menkıbeler ve aydın noktaların ön plana çıkarılması gerektiğine inanan bizler bu konuda bir adım atmak istedik.
O sıralarda Rahmetli tarihçi yazarımız Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi eserini yeni yayınlamış, ancak çok uzun ve detaylı olarak Osmanlı dönemine girmeden eski Türk tarihini de bilimsel bir şekilde inceleyerek okurlarına takdim etmişti.
Bizce bu bölümün Arapça da yayınlanarak hem Arap okurlara, hem de ted



Türkmeneli’nden
Türk’ün dilinden
Musibet Olmadan Nasihat Yaramıyor
Mahir Nakip
mnakip@yahoo.com
Durum Tespiti
Yazımızı, Kerkük Vakfımızın 1999 yılında yayım hayatına armağan ettiği Kardaşlık Dergisinin 100. Sayısına hasretmeyi düşünürken, Irak’ta Türkmenlerin geçirdiği seçim travması gündeme oturunca haliyle gözlerimiz seçimi yorumlayan yazılara çevrildi. Seçim üzerinden bir aydan fazla bir süre geçmesine rağmen hiçbir Allah’ın Türkmen kulu bu seçimde başarılı olduk diyemedi. Yani kimse seçim sonuçlarından memnun kalmamıştır.

Adetimizdir; suçu hep başkasında ararız yani hatalarımızı kabul etmektense, mazeret üretiriz. Eğer bir daha bu başarısızlığı tatmak istemiyorsak hatayı kendimizde yani hepimizde aramalıyız. Yani Siyasetçilerimiz, siyasî partilerimiz, sivil kuruluşlarımız hatta halkımız bile sorumsuz davranmış ve hataya düşmüştür. Atalarımız boşuna ¨bir musibet bin nasihatten evladır¨ dememiştir. Keşke musibet vuku bulmadan yapılan nasihatlerden hisse çıkarabilen bir toplum olabilseydik. Olamıyoruz çünkü kolektif akıl, millî bilinç, toplumsal sorumluluk ve uyumlu yaşama gibi çağdaş sosyal temerküzlerden pek haberdar değiliz. Belki de tek tesellimiz Irak parlamentosunda Türkmen vekil sayısının değişmemiş olması olacaktır. Ama vekillerin keyfiyetine bakarsak tablonun pek iç açıcı olduğu söylenemez. Bunu bir başarısızlık olarak görmekle beraber, ye’se de kapılmamak lazım. Ama muhakemesini yapıp sebeplerini de tahlil etmek ve bilmek de şarttır.

Pekiyi bu yeni seçim sisteminden kim daha çok faydalanabildi ve akıllı hareket etti? Sanırım hepimiz Sadr Grubu ile KDP’yi gösterecektir. Belli ki bu iki siyasî teşekkül akil insanlarını bir araya getirmiş ve önceki seçimlerde her şehirdeki bölgelerin ve mahallelerin oy potansiyelini çıkarmıştır. Arkasında en münasip kişilerin o bölgede aday olmasına karar vermiştir. Muhtemelen de her aday sadece kendi bölgesinde seçim propagandası yapmıştır. İşte kolektif akıl, ortak bilinç ve millî strateji buna denir. Buna mukabil plansız Şii ve Kürt partileri içerisinde hezimete uğramışların sayısı az olmamıştır. Biz de bu tedbirsizlerin başında geliyoruz. Çünkü bizim gerçekten vurdumduymaz ve aymaz olma lüksümüz yoktur.

Kara Tablo
Kerkük, Tuzhurmatı ve Erbil’de başarısızlık ayan-beyan ortada. Edebiyatı, sanatı, Türklüğü ve kahramanlığı ile tanıdığımız Tuzhurmatı’dan tek bir Türkmen vekil çıkmazken, bir Kürt vekilin çıkması utanılacak bir durumdur. Irak Türklüğünün kalesi olan Kerkük’te Araplar bile üç vekil çıkarırken Türkmenlerin iki vekil ve aynı bölgeden Kürtlerin de iki vekil çıkarması bir skandaldır. Genel Türk tarihi içerisinde müstesna bir yeri olan ve 1990-2003 yılları arasında Türkmen davasına ev sahipliği yapan köklü şehir Erbil’de Erbil kökenli asîl bir Türkmen’in aday olmaması ve bütün Türkmen adayların aldıkları oy sayısının bini geçmemesi hicap duyulacak bir durumdur. Her ne kadar Musul’dan toplam dört Türkmen vekil çıktıysa da bunun sadece birinin Telafer’den olması da düşündürücüdür. Pekiyi bu sekiz vekil arasından Türkmen davasına samimiyetle hizmet edecek kaç kişi çıkar diye sorarsanız ben diyeyim iki siz üç deyin. Keşke üçten fazla olsa da ben de siz de yanılsak. Pekiyi nerede hata yaptık? Soruyu ITC Yürütme Kurulu Üyesi Sayın Ali Mehdi’ye sordum, objektif cevaplar aldım:

1. Yeni Seçim Kanununda şehirlerin bölgelere bölünmesi,



TÜRKÜLERİMİZ KİMİNDİR? Önder Saatçi Yıllardır TRT radyolarında “Yurttan Sesler” imiz olan türkülerimizi dinliyoruz. Zaten TRT’den başka bir kanalda da türkü dinlemek pek mümkün değil. Anadolu’dan Trakya’dan, Kerkük’ten Azerbaycan’dan, bazen de Kıbrıs’tan… TRT sunucuları sundukları türkünün nereye ait olduğunu çoğu zaman bildirirler: Adana türküsü, Urfa türküsü, Kerkük türküsü, Azerbaycan türküsü, vb. Bu anonslar yıllarca duyula duyula türkülerimizi belli bir yöreyle özdeş kabul etmeye başladık. Bir başka deyişle, her türkü bir yöreye aittir, düşüncesi iyice zihinlerimize kazındı. Yalnız, bu anonslar dinleyicide şöyle bir anlayışın da oluşmasına sebep olmuştur muhakkak: “Bu türküyü yalnız o yörede çalıp söylerler, başka yerdekiler bunu bilmez.”. Peki, geçekte durum böyle midir? Yani, her türkü bir şehrin veya bir ilin sınırlarında mı doğup gelişmiştir? Mesela, Kerkük türküsü olarak bildiğimiz “Altun Hızma” yalnızca Kerküklülerin midir? Erbilliler, Tuzhurmatılılar, Kifrililer bu türküyü bilmez mi? Çalıp söylemez mi? Onunla coşup onunla eğlenmez mi? Yahut Adana türküsü dendiği zaman Adana iline komşu olan illerde yaşayanlar o türküyü bilmezler mi acaba? Ya da Kırşehir türküsünü Nevşehirliler veya Niğdeliler çalıp söylemezler mi ki?.. Anonslardaki bu tür ifadelerin dinleyicinin zihninde bazı yanlış anlamaların doğmasına sebep olması pek âlâ mümkün. “Azerbaycan türküsü” ibaresi ise diğerlerine göre daha makul görünüyor. Çünkü Azerbaycan çok geniş bir coğrafya. Güneyi de var kuzeyi de. O yüzden Bakü türküsü, Gence türküsü, Tebriz türküsü diye bir söz duymayız TRT sunucularından. Yıllar önce ünlü halk müziği sanatçısı ve derlemeci Dr. Mehmet Özbek’le yaptığımız bir röportajda, bize, radyoda çalıştığı yıllarda, anonsları “Irak Türklerinin türküleri, Azerbaycan Türklerinin türküleri, Balkan Türklerinin türküleri” şeklinde yaptırdığını söylemişti . Peki, yöreleri öne çıkaran sunuş tarzı nereden kaynaklanıyor? Belli ki TRT arşivlerine giren her bir türkü belirli bir il veya ilçeden derlenmiş, o yerleşim merkezinin adıyla da kaydedildiğinden oranın türküsü olarak tescil edilmiş. Nitekim gerek Muzaffer Sarısözen gerek Nida Tüfekçi 20. yy’ın ilk yarısında Anadolu’yu karış karış gezerek pek çok türkü kaydedip bunları notaya almış ve TRT arşivine kazandırmışlar. İşte ne olmuşsa orada olmuş. Her bir türkü derlendiği ilin adıyla anılır olmuş. Şimdi burada şöyle bir soru da akla gelmez mi? Türkiye Cumhuriyeti kurulalı beri illerin sınırları birkaç kere değişmedi mi? Bazı iller bölünerek yeni yeni iller kurulmadı mı? Bu yeni kurulan illerin türküleri yok mudur? Acaba yeni illere bağlanan ilçelerden birinden derlenmiş olan bir türküyü bundan sonra bağlandığı yeni ilin adıyla mı dinleyeceğiz? Elbette böyle bir şey akla yatkın değil. Zaten, türküler ağızdan ağza geçtiğinden, bunları belli bir yöreye mal edemeyiz. Tarih boyunca birlikte yaşayan Türkler türkülerini de birlikte çağırıp söylemişler, hatta, birlikte oluşturmuşlar. Öte taraftan, bir türkü hiçbir zaman doğduğu gibi kalmaz. Kalamaz da. Mutlaka birleri onun üzerine bir iki dörtlük eklemiş veya onun dörtlüklerinden birini, birkaçını unutup eksik de okumuş olabilir. Bu yüzdendir ki türküleri bazen farklı dörtlük sayısıyla dinleyebiliriz. Zaten, türkülerin zaman içinde daha başka değişikliklere uğradığını da bilmek lazım. Mesela, birbirine yakın ezgilerle ama farklı sözlerle de türküler dinleyebiliriz. Suphi Saatçi’nin “Kerkük’ten Derlenen Olay Türküleri” kitabında tespit etmiş olduğu “Plevne Türküsü” buna güzel bir örnek. Bu türkü TRT arşivinde, yöre belirtilmeden, üç dörtlükle, Kırcaali varyantında iki dörtlükle kayıtlıdır. Kerkük’te ise iki ayrı varyantı tespit edilmiş, her ikisi de üç dörtlük olmakla beraber sözleri tıpatıp aynı değildir. Aşağıda, biri TRT kayıtlarındaki diğeri Kerkük’teki varyantları sunuyoruz: TRT: Tuna Nehri akmam diyor Kenarımı yıkmam diyor Ünü büyük Osman Paşa Plevne’den çıkmam diyor Düşman Tuna’yı atladı Karakolları yokladı Osman Paşa’nın kolundan Beş bin top birden patladı



Ahmet Özdemir Abdülvahit Kuzecioğlu Bugün sesi, yorumu, yetiştiği Kerkük coğrafyasının kültürüne dayanan müzik birikimi, sesi, yorumuyla gönüllerde yer eden bir türkü sevdalısını, Abdülvahit Küzecioğlu’ndan söz edeceğim. Abdülvahit Kuzecioğlu 1925 yılında Kerkük’ün Musalla mahallesinde doğdu. Babası Ahmet Rıza, Kerkük’te küzecilik yani çanak-çömlek imalatı yaptığı için Küzeci Ahmet adı ile tanınmıştı. Küzeci Ahmet, güzel sesliydi. Bir yandan testi, küp, çanak, çömlek yaparken, diğer yandan hoyrat ve türküler okurdu. Onu yakından tanıyanlar Kesük, Muçula ve Nöbetçi hoyratlarını çok iyi söylediğini belirtirlerdi. Abdülvahit, küçük yaşta hoyrat ve türkülerle tanıştı. İlkokulda, yeteneği ve sesinin güzelliği müzik öğretmeni Namık Efendi’nin dikkatini çekmişti. Namık Efendi’nin kemanı eşliğinde, okuldaki bütün Türkçe marşları Küzecioğlu seslendirmişti. Abdülvahit Kuzecioğlu Molla Taha ve Molla Sabır gibi değerli hocalardan mevlüt dersleri almıştı. Etkileyici sesiyle Mevlüd-i Şeriflerde Kur’an-ı Kerim okuyordu. Ortaokuldayken öğrenimini bıraktı. 1944’te Irak Petrol Şirketinde işe başladı. Aynı yıl Behice Hanımla evlendi. Bu evlilikten Muhammet, İhsan, Murat, Ahmet, Cengiz adlarında beş oğlu Leyla, Runak, Cumbut, Perihan, Songül adlarında da beş kızı doğacaktı. 1952 yılında çalıştığı şirketin mesleki eğitim için onu Londra’ya göndermesi, Küzecioğlu’nun hayatında dönüm noktası oldu. Londra’da BBC radyosunun Arapça Servisinin Müdürü olan Naim Basri, onu BBC radyosuna davet etti. “Çok güzel ve güçlü bir sese sahip olduğunuzu öğrendim. Sizin sesinizden BBC radyosu için kayıtlar yapmak istiyorum,” dedi. Küzecioğlu Kur’an’dan ayetler okudu. Aynı radyonun Türkçe servisi için de Kerkük hoyratları ve türküleri kaydetti. O türkülerden birinin sözleri şöyleydi:



Editör’den
TİKA’nın Alkışlanacak Hizmetleri

Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olarak çalışan ve kısa adı TİKA olan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı, özellikle Türkiye sınırları dışında yaptığı faaliyetlerle büyük bir misyon yüklenmiş bulunuyor. TİKA iş birliğinde bulunulması hedeflenen devletler ve topluluklarla iktisadi, ticari, teknik, sosyal, kültürel ve eğitim alanlarındaki ilişkileri güçlendiriyor. Bunları projeler, programlar ve faaliyetler aracılığıyla geliştiriyor. TİKA, yapılacak katkı, yardım ve ilgili süreçleri yürütmek ve mevzuatla verilen diğer görevleri yapmak üzere kamu tüzel kişiliğini haiz ve özel bütçeli bir kuruluştur.

TİKA’nın esas faaliyet alanı Osmanlı coğrafyası üzerinde yaratılmış olan kültür varlıklarının korunması, restorasyonu ve gelecek kuşaklara aktarılması üzerinde yoğunlaşmıştır. Bununla da sınırlı kalmayan TİKA bütün bir Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika’daki kardeş toplulukların sağlık, eğitim, sulama ve peyzaj düzenleme gibi alt yapı alanlarında sorunlar yaşayan kardeş ve Müslüman toplulukların da yardımına koşuyor. Onlara gerektiğinde acil insanî yardımlar sunuyor.

TİKA’nın Büroları ve Etkinlikleri
TİKA Balkanlardan Kırım ve Kafkasya Bölgesine, Kırım’dan Suriye, Irak, Lübnan ve Ürdün’e, Moğolistan’dan bütün bir Türk Cumhuriyetlerine, Afganistan, Tacikistan ve Pakistan’a, Mısır ve Afrika ülkelerine kadar uzanan muazzam bir coğrafyayı kapsayan dev bir alanda faaliyet sergiliyor. Bu ülkelerin çoğunda birer büro açmış ve böylece faaliyet ve etkinliğini bizzat bölgede izlemek üzere örgütlenen TİKA, yaklaşık 62 ülkede merkez bürolarına sahip olmuştur.

Yakından takip ederek izlediğimiz TİKA’nın restorasyon, yenileme, ihya projeleri ile eğitim ve sağlık alanlarında insanî yardım ve destekleri hakkında bilgi sahibi olabilmek için bu kuruluşun sitesine girmek yeterlidir. Şu adresi tıklarsanız önünüzde bütün Osmanlı coğrafyasını görmeniz mümkün olacaktır: www.tika.gov.tr

Öncelikle TİKA’nın sağlık, eğitim, iletişim alt yapısı ve insanî yardım projelerinden bazıları şunlardır:
Nijer-Türkiye Dostluk Okulu ve Dostluk Parkı
Nijer-Türkiye Dostluk Hastanesi İnşası
Yanya Nehri Dere Islahı Projesi
Irak, Tuzhumartu Belediyesi Yol Yapımı
İhtiyaç Sahiplerine Gıda Yardımı
Irak, Bağdat Radyo FM Kurulması

TİKA’nın yenileme, restorasyon ve düzenleme projelerinden bazı örnekleri de aşağıya alıyoruz:
Kuzey Makedonya, Üsküp Sultan Murad Camii Restorasyonu
Ram Kalesi Restorasyonu
Sudan, Ali Dinar Evi Restorasyonu
Ali Şir Nevai Camii Restorasyonu
Irak, Kerkük Kayseri Çarşısı Restorasyonu
Şeyh Abdulkadir Geylani Türbesi Restorasyonu
Mostar Köprüsü
Sokollu Mehmet Paşa (Drina) Köprüsü (Bosna/Vişegrad)

Alkışı Hak Eden TİKA
Kültür varlıklarının sadece birer madde varlık olmadığını, bunlarla ilgili yaşanan hatıralarla birlikte değer taşıdığını ifade etmek gerekir. Tarihî yapıların hatıralarla birlikte bir bütün oluşturduğunu, koruma anlayışının da bu bilinçle ele alınması gerektiğini vurgulamakta yarar vardır. Cami, köprü, han, hamam ve türbelerin, medeniyet tarihimizde önemli birer varlık oldukları, insana hatta insanlığa yönelik işlevleri ile de ilgi topladıkları unutulmamalıdır. Taşıdıkları evrensel mesajla koruma altına alınmalarının de önemli birer kültür hizmeti oldukları, konuya da bu temel bilinçle yaklaşıldığı zaman anlam kazanacaklarını bir kez daha hatırlatalım.

Camileri, türbeleri, han ve hamamları, konak ve köprüleri ile imparatorluk coğrafyasının şehirleri süsleyen Osmanlı Devleti, tarihin en şerefli sayfalarında yer almaya hak kazanmıştır. Mimarî plastikleri ve estetik değerleri ile medeniyet tarihimizi süsleyen bu kültür varlıkları, Osmanlı Devleti’nin bu geniş coğrafyada yaşayan tebaasına tarih boyunca sunduğu ve hâlâ devam eden hizmetlerin en büyük belgeleridir.

Osmanlı şehirlerinin tamamında yer alan kültür varlıklarının bir kısmı günümüzde Türkiye sınırlarının dışında ve bulundukları bölgelerde hâlâ insanlara hizmet vermeğe devam etmektedir. Türkiye dışında kalan bu eserlerin onarımlarında Türkiye elinden geldiğince destek ve yardım sağlamaktadır. Tarihî eserlerin onarım işlerinde Türkiye hem teknik hem malzeme ve hem de maddî açıdan destek vermektedir.

Türkiye Devletini temsilen TİKA tarafından hâlâ birçok Müslüman ve kardeş ülkelere yardım eli uzatılmaktadır. Türkiye Devleti Osmanlı yadigârı olan bütün tarihî eserlerin korunması ve yaşatılması, Türkiye için ayrıca bir onur meselesidir. Osmanlının evrensel bakışı ve insanlığı kucaklayan misyonunu Türkiye Cumhuriyeti’nin de sürdürmesi, büyük devlet olma anlayışının bir ifadesidir. Üstelik Türkiye bunca ekonomik sıkıntı ve siyasî sorunlarla boğuşmasına rağmen, Osmanlı coğrafyasındaki dost ve komşu ülkelerden yaptığı destek, yardım ve hizmetleri esirgemiyor. Türkiye’nin kendine yakışan bu misyonu sürdürmesi, ona Osmanlı’nın evrensel bakışını sağlıyor. Bu açıdan bakıldığında TİKA, yürekten alkışlanmayı hak ediyor.

Osmanlı dönemi ürünü olan ve geniş bir coğrafyada yer alan eserler, birer anıt eser olarak da büyük değer taşırlar. Bağdat ve Kerkük’te, Şam ve Halep’te, Yemen’de, Kırım’da, Orta Asya’da, Moğolistan’da, Balkan ülkelerinde, tıpkı atalarımız gibi at koşturan TİKA’ya selam olsun. Bu hizmetleri etnik, din ve mezhep ayrımı yapmadan bütün insanlara, Afrika’nın masum ve mazlum fakir toplumlarına sevgi ve şefkat kucağı açan Türkiye ilelebet payidar olacaktır inşallah…

Allah rızası için, karşılık beklemeden, ihlasla hizmet etmek ve bütün insanlığı kucaklamak, Osmanlı Devleti’nin temel politikası idi. Bütün insanların yararlanmasını sağlayan ve herkesin hayatını kolaylaştıran Osmanlı eserleri, gerçekten insanlığın sevgi pınarı olmuştur. Bu eserlerin verdiği hizmetler sayesinde insanların duasını kazanmak, hiç şüphesiz duyguların en güzeli ve en makbulü sayılar.

Tarih boyunca Allah yolunda çaba gösteren Osmanlı Devlet



Bize göre
Erşat Hürmüzlü
Üç Açık Mektup Daha..
Tam 17 sene önce idi. Bu dergide üç açık mektup yayınladım ve yanında bir itiraf. Irak yeni işgal edilmiş ve karmaşık bir düzen ortaya çıkmıştı. Irak, Amerikalı bir sivil idareci gözetiminde idare ediliyordu.
İlk açık mektubum Amerikan ve Koalisyon güçlerine idi. Yapılan haksızlıkların bir listesini çıkarıp, sağduyu varsa bunların düzeltilmesi ve adaletin tesisi isteniyordu.
İkinci mektup Türkmenlerin adresine atılmıştı.Aynen şöyle diyorduk:
“Irak Türkmenlerine ve özellikle siyasî arenada rol üstlenmek isteyenlere çok büyük bir rol yüklenmiştir. Bu görev Irak Türkmenlerinin ciddiyetini ispat etmektir.”
Bilmem yanılıyor muydum, rüştümüzü ispat etmek için çok çalışmak, çok yorulmak ve ciddî kadrolar yetiştirmek gerektiğine işaret ederek bazı müteşebbislerimizin kolayına kaçıp, savunulması mümkün olmayan ve hiçbir ideoloji veya bilimsel kaynaktan feyiz almayan tutarsız açıklamalarla kendi “ehimmiyetleri”ni ispatlamakla uğraşarak bu davaya onarılması güç olan zararlar verdiklerini söylemiştik.
Üçüncü mektubumuz Truva atları ve tabela partilerine idi. Türkmenleri güya temsil ettiklerini iddia ederek karşıtlarımızdan para mukabilinde ve o kadarla sınırlı çalışma yapıp da Türkmenlerin asil hareketlerine karşı beyhude bir çaba sarfedenlere hitap etmişti.
Peki itirafımız neydi? Gençlik yıllarını arkada bırakan bazı beyler, bana ve benim gibi düşünen, aynı çizgiyi paylaşan arkadaşlarıma bir ithamda bulunmuşlardı. Güya biz, kendilerini oyalamış, zaman kaybettirmiş ve gençliklerini yaşamalarına mani olmuşuzdur.
Doğrudur dedik, aynen dedikleri gibi oldu, onlara yıllar boyunca doğru yetişmenin, sağlam bir kültür ve sağlam ahlakî oluşumdan geçtiğini söyleyerek, çok az istisna teşkil eden bireylerin buna ayak uydurmamalarından dolayı hayıflanmıştık.
Ne gariptir ki bazıları hop kalkıp hop oturdular. Vallahi ve billahi adlarını ifşa etmemiş, yerlerini ve mevkilerini de deşifre etmemiştik. Hayretle bakanlar oldu, bunlar neden kendilerinin maksut olduklarını zannettiler? Siz biliyor musunuz, nedendi acaba?

Şimdi buradan hareket ederek üç mektup daha açıklayalım dostlar.



Türkmeneli’nden Türk’ün dilinden Bizim Oğlan Bina Okur… Mahir Nakip mnakip@yahoo.com ¨Aynı Tas Aynı Hamam¨ Sözlü Türk edebiyatımızın içerisinde muhtemelen sadece Türkiye’de kullanılan bir atasözüdür ¨bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur¨; kendi alanında nadirdir, belki de emsâlsiz. Manasına gelince: Bilerek veya bilmeyerek bir hatanın, hata olduğu bilindiği halde, tekrar tekrar işlenmesi hâlinde söylenir. Bir müradifi de ¨aynı tas aynı hamam¨dır. Bu gibi atasözlerimiz, insanların geçmişten ders çıkarmadığını, bir yanlışlığı tekrar tekrar işleyebildiğini vurgulamak istiyor. İnsanoğlu, hatta topyekûn insanlık tuhaf bir huya sahiptir, ne başkasının düştüğü hatadan ders alır ne de kendi düştüğünden. Bu da normaldir, yoksa akıllıyı cahilden nasıl ayırt edebilecektik? 21. Asrın başlarında ABD’nin Irak’a müdahalesi ile başlayan kargaşa ve kaos, sorunlar ve çıkmazlar yumağı şeklinde kar topu gibi giderek büyüyor. Büyük Ortadoğu Projesi diye başladı, Arap Baharı dediler, DEAŞ sam yeli gibi birkaç Arap ülkesini vurdu geçti ve bugün de birçok Arap ülkesinde, yolsuzluk, rüşvet, güvensizlik ve istikrarsızlık devam edip gitmektedir. Bir-iki Arap ülkesi hariç, hepsi adeta kan ağlıyor. Irak’ta 18 yıl içinde bölünme ihtimalini bir kenara bırakırsak, susuzluk, elektriksizlik, yolsuzluk, rüşvet, düzensizlik, güvensizlik ve istikrarsızlık diz boyunu geçti. Devleti, hükümet değil, partiler, aşiretler ve çeteler idare etmeye başladı. Suriye bölünme arifesinde, Lübnan iflas etmiş, Yemen açlıktan ölüyor, Libya istikrar arıyor, Tunus geriye gidiyor, Afganistan Taliban’a teslim olmak üzere vs. Bunların hiç birisinin kısa ve orta vadede düzeleceği yoktur. Emr-i vakiden mütevellit belki bir 20-30 yıl sonra nisbî bir istikrar sağlanabilir. Ama toplumsal bilinçlenme teşekkül etmedikçe bu ülkelere huzurun geleceğini kimse beklemesin. Irak, bu denklemin muhtemelen en güçlü değişkenidir. 2003’ten bugüne kadar yedi hükümet kuruldu. Hepsi çok (fazla) partili koalisyon olan bu hükümetler hiçbir sorunu çözmediği gibi sorunları daha da büyüttü ve çıkmaza soktu. Çünkü esas yolsuzluğu ve hırsızlığı hükümet üyeleri yapmaktadır. Aynı manzarayı Tunus’ta, Lübnan’da ve Libya’da da görebiliyoruz. Dolayısıyla başta Irak halkı olmak üzere bütün halkların, kurulan hükümetlere olan güveni gün be gün tükeniyor. Demek ki daha uzun bir süre Irak’ta şu aşağıdaki tespitler tekrarlanacaktır: 1. Parlamentoda partiler, listeler ve isimler değişebilir ama Şiilerin, Sünnilerin ve Kürtlerin sandalye sayıları takriben değişmeyecektir. 2. Her seçim sancılı olacak ve her hükümetin kurulması uzun bir süre alacak, çünkü bakanlıkların ve önemli görevlerin paylaşımı uzun bir zaman istemektedir. 3. Hiçbir liste veya parti muhalefette kalmayı istemeyecektir. Çünkü ortada pasta paylaşımı var. 4. Bütün hükümetler koalisyonlu olacaktır. 5. Her hükümet mutlaka Şii, Sünni ve Kürt ayrışma esasına göre kurulacaktır. 6. Hükümet kurmanın amacı,



Kısa Hikâye
Kemal Beyatlı
Akrep
Bilenler bilir, bilmeyenlere hatırlatmak fena fikir sayılmaz, derim bir akrep olarak. Yeryüzünde bütün yaratıklar bizim hem yapımızdan hem de huyumuzdan tiksinir. Hele zehrimizden maazallah diyerek kırk fersah uzağa kaçarlar. Ne yapalım yani, bizim de yapımız bu! Dış dünyamız gibi iç dünyamız da böyle! Değiştirilmesi kolay mı? Şimdi biz buyuz, aynen iki çarpı iki dört eder gibi değiştirecek de halimiz yok. İyilik diye bir şey bizim kitapta yazmaz. Ne kadar çırpınsanız da sözlüklerde bize ait iyilik, insaf, utanma kelimeleri bulamazsınız. Bazı medikal araştırmacılar akrebin zehrinde ilaç veya bir umut olduğuna sizleri inandırmaya çalıştıklarına pek inandığınızı sanmıyorum. Çünkü akrep durup dururken zehrini bir Allah’ın kuluna vermez, bağışlamaz, yardıma yeltenmez. Bütün canlıya iğnesini sokmadan zehirlemeden boşuna emek vermez. O araştırmacılar, bin bir vesileyle ter dökerek ancak bir akrebi sıkıştırarak, keçe kullanarak veya laboratuvardaki aletlerle zehir keselerindeki zehri boşaltırlar. Hele o doktor veya hemşire eli kayar da akrebin kıskacına hedef olursa alimallah dünyaya geldiğine bin pişman olur.

İşte biz buyuz. İnkâr da etmiyoruz. Bizdeki bu özellik Allah’ın yeryüzündeki hikmeti olsa gerek.

Bizdeki huyu Nasrettin Hoca bir fıkrayla ne güzel anlatmıştı hani... Hoca, bindiği dalı kestiği anda küt, diye yere yuvarlanmıştı. Biz de öyleyiz kimse bize güvenmemeli. Yani güvendiğin yani bindiğin dal yani umutlandığın şey neyse seni alaşağı eder, hayatını zindana çevirir. İşte kulağınıza küpe olsun diye söylüyorum.

Ancak bu kadar korkutucu, iğrenç yapımıza insanoğlu niye özenir, ona şaşar dururum. Bazı insanlar yüzmeyi bilmedikleri için yalvara yakara suyun karşı yakasına geçmek ister. Bazen de el etek öper karşıya geçmek için. Suyun bu tarafında bir odun ile farkı olmayan insanlar genelde bu yolu denerler. Belki suyun karşı tarafından odun değil bir yaratık olduğu görülür ve adam yerine koyarlar onu. Öyle bir canhıraş çırpıntıda olur o kimseler.

Güngörmüş bilge kişiler, kıyametin kopmamasının nedeni yeryüzünde hâlâ iyi insanların olduğuna bağlarlar. İşte yeryüzünde o iyi insanlar karşıya geçmek isteyenleri sırtlarına alır ve suyun durgun yerinden ziyade en azgın dalgalı yerlerinde bile sırtlarındakileri dalgaya bırakmazlar.

O iyi insanlar kurbağanın yaptığını yapmazlar.

Akrep verdiği sözü bozup artık sözümde duramayacağım seni sokacağım dediğinde, kurbağa hemen suyun derinlerine dalar ve akrep kardeş yüzmek bilmediği için suyun azgın dalgalarında kayıp olur gider.

Bütün akreplerin huyu aynıdır, değişmez. Huyumuz batsın…

İyi insanlar asla fazilet yoksunu olmazlar. Sırtlarındakini mutlaka karşı kıyıya sapasağlam götürürler. Suyun karşı kıyısına ulaşanlar yeni güne başlar başlamaz, ilk sözü o sırtına alıp suyu geçiren iyi insana laf atmakla başlar.

“Suyu geçerken çizmelerim ıslandı. Onun yüzünden o



AY YILDIZIN GÖLGESİNDE GEYLANİ TÜRBESİ Yasin Cemal Galata Tarihi Bağdat şehrinde çeşitli medeniyetlerden kalan eserlerin bir kısmı günümüze kadar gelebilmiş, bir kısmı ise zaman içerisinde yok olup gitmiştir. Türklerin Irak’ı yurt edinmeye başladıkları tarihten itibaren, bilhassa Osmanlı döneminde, bölge ve mezhep farkı gözetmeksizin Irak baştan aşağı imar edilmiştir. Osmanlı devleti döneminde Bağdat’ta köprüler, demiryolları, hastane, su bentleri, barajlar, kışlalar, şehitlikler, idarehaneler, karakolhaneler, sanayi mektepleri, okullar, konaklar, su kanalları, camiler, türbeler, dergâhlar imar edilmiştir. Bağdat’a en büyük imar faaliyetleri Osmanlı döneminde olmuştur. Günümüze kadar gelebilen camiler ve türbeler o dönemde yapılmış ya da yenilenmiştir. Osmanlı’nın mimarı Mimar Sinan tarafından büyük bayındırlık faaliyetleriyle bütün kutsal mekanlar elden geçirilmiştir. Tarih boyunca önemli bir şehir olan Bağdat’ta Türk eserleri günümüzde halen ayaktadır. İslam medeniyetinin manevi önderlerinden Abdülkadir Geylani hazretlerinin türbesi şehrin güneyinde, Babüş-Şeyh mahallesinde yer alır. Selçuklu döneminden günümüze kadar büyük ilgi ve itibar gören türbe Türk mimarisini Irak'ta temsil eden önemli eserlerden biridir. Abdülkadir Geylani 1166 yılında vefat edince, medrese hücrelerinden birine gömülerek üzerine türbe yapılmıştır. Türbe, 1508 Safavi istilası ile zarar görmüş, kısmen harap olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman, 1534 Irakeyn Seferi sırasında Abdülkadir Geylani hazretlerinin türbe ve imaretinin yeniden ihyasını emretmiştir. Mimar Sinan tarafından planlanan, cami, türbe, tekke ile imaretten oluşan bir külliye inşasına başlanmıştır. 1638’de Sultan IV. Murad tarafından esaslı bir şekilde tamir ettirilmiştir. Sonrasında 1674’te Bağdat valisi Silahtar Hüseyin Paşa, 1708’de Sultan III. Ahmet, 1865’te Sultan Abdülaziz ve Sultan II. Abdülhamid dönemlerinde çeşitli bakım ve onarımdan geçmiştir. Irak'taki mimari yapılar içinde en büyük kubbe Abdülkadir Geylani Camii'ne aittir. Etrafı yüksek duvarla çevrili, geniş bir avlu içinde yer alan külliye, cami, türbeler, medrese, tekke, namazgah ve imaretten oluşmaktadır. Külliyenin ve Saat kulesinin yapım, onarım kitabelerinde Osmanlı tuğraları ve Ay yıldız günümüze kadar gelebilmiştir. Osmanlıca kitabelerin günümüz Türkçesiyle tercümeleri şu şekildedir: "Gazilerin ve mücahitlerin sultanı, sultan oğlu sultan Murad Han’ın emri; Osmanlı saltanatında itibar kazanmış Silahtar Mustafa Paşa’nın Hakanının buyruğuna iletmesi ve Allah hayrını kolaylaştırsın ve bu işin gerçekleşmesini istemesi üzerine Yeniçeri Ocağı kethüdası Bektaş Ağa’nın gayretleriyle 1639 yılında tamir edildi.” “B



Sayfalar