Buradasınız

Makale

Editör’den
Yüz Yıldan Beri Irak…

Osmanlı döneminin ardından işgale uğrayan Irak yüz yıldan beri ne yazık ki gerçek demokratik ve özgür bir devlet olamadı. Bilindiği gibi 1920’de yapılan son Roma Konferansında Irak’ın İngiliz mandası altına girmesi kararlaştırılmıştı. O tarihten beri ülke dünya ülkeleri arasında medenî bir devlet olma yolunda mücadele etmiş olmasına rağmen, ne yazık ki her geçen gün daha da geriye gidiyor.

Irak’taki gelişmeleri ve böylesine bir gidişatın nereye varabileceğini anlamak için 1921 yılındaki Kahire Konferansı’ndan itibaren Irak’a çizilen kaderin grafiğini daha sağlıklı biçimde anlamak mümkün olabilir. Ortadoğu konusundan sorumlu büyük uzmanların, bu arada İngiltere’nin Irak’ın Siyasî Komiseri olarak atadığı Sir Percy Cox ve danışmanı Gertrude Bell‘in de katıldığı konferansa Winston Churchill başkanlık etmişti.

Konferansta, Temmuz 1920 tarihinde Suriye’de tahttan düşürülen Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, Irak’ın tahtına oturtulma kararı alındı. İngiltere bunun için Irak’ın her yanında geniş bir propaganda kampanyası açtı. Buna paralel olarak göstermelik bir plebisit yapılarak, güya halkın olumlu oy vermesi sonucu Faysal’ın Irak’a kral olmasının uygun olduğu görüşüne varıldı. Bakanlar kurulu da İngiltere’nin tavsiyesi ile Temmuz 1921 tarihinde ilan ettiği kararla, yasalara bağlı kalmak koşuluyla anayasal, parlamenter ve demokratik anlayışta bir hükümetin başında Faysal’ın krallığını ilan etti.

İngiliz-Irak İlişkileri
Ülkede başlayan monarşi rejimi de Irak halkına yönetimde inisiyatif sağlamadı ve gerçek bir demokratik anlayış kazandırmadı. Her şey İngiltere’nin elinde idi. Ülkenin dış ilişkileri ve fiili yönetim Irak siyasî komiserinin elinde idi. İngiltere sadece krala ve hükümet üyelerine öğüt veriyordu. Her bakanın çok yüksek maaşlar alan İngiliz bir danışmanı vardı. Her şey bunların yönlendirmesi ile yürütülüyordu. Ayrıca genel güvenlik müfettişi, sağlık, gümrük, tarım, çalışma, sulama ve haberleşme gibi önemli kurumları direkt İngiliz memurlar yürütüyordu. İllerde de geniş nüfuza sahip İngiliz müsteşar ve danışmanlar kanalıyla yönetiliyordu. Bunların yetkileri Iraklı yerel yönetici ve memurların üstünde idi.

Bütün bu durumlar Irak halkının bağımsızlık isteklerini giderek arttırıyor ve yönetimden memnun olmadıklarını gösteriyordu. İngilizler ise halkın gözünü boyamak için Irak ile İngiltere arasında yeni bir antlaşma yapılacağını, böylece manda yönetimindeki siyasetin değişeceğini dile getirerek nihayet 1922 İngiltere-Irak Antlaşmasını gerçekleştirdiler. Ancak bu antlaşmanın da İngiliz sömürge siyasetinin görünüşte bir değişikliğini ifade ediyordu. Başka bir ifadeyle İngiltere bu antlaşma ile manda yönetiminin ne anlama geldiğini ve İngiltere’nin Irak’ta elini güçlendirmek için antlaşma eklerinde koyduğu başlıklardan da anlaşılıyordu: 1. Irak hükümetine İngiliz danışmanların atanması. 2. Irak Ordusuna yardım edilmesi. 3. Yabancıların korunması. 4. Mali işlerde ve 5. Dış ilişkiler konusunda Irak’a danışmanlık hizmeti verilmesi.

Anlaşma 20 yıl süreyle geçerli olması düşünülmüş, ancak 1923 yılında imzalanan diğer bir antlaşma ile bu süre 4 yıla indirildi. Ne var ki halk antlaşmanın içeriğine vakıf olunca itirazlar yükselmeğe başladı.



Bize Göre

Ben, Sen değilim
Erşat Hürmüzlü

Tabii ki ben, sen değilim. O bakımdan ne ben senin gibi davranıyorum, ne sen benim gibi. Bu bakımdan muhtelif olma ve pozitif olarak birlikte yaşama sanatının birçok kuralı vardır.
Bunları belki duymuş, okumuşsunuzdur. Bu kuralları belki onlarcasına kadar genişletebilirsiniz. Ancak gelin en önemlilerine bakalım.

- Ben, sen değilim.
- Benim kanaat ettiklerime senin kanaat getirmen şart değildir.
- Mutlaka benim gördüklerimi siz görmeyebiliyorsunuz.
- Değişik fikirler, hayatta çok normal şeylerdir.
- Üç yüz altmış derece açısında görmen mümkün değildir.
- İnsanları tanımak, onlarla kavga etmek için değil; onlarla beraber yaşamak içindir.



Türkmeneli’nden Türk’ün Dilinden İKİ DEVLET ARASINDA KALAN TÜRKMENLER I Mahir Nakip mnakip@yahoo.com Tarihten Yapraklar Farslar, Ortadoğu’nun en eski medeniyetlerini kuran milletlerin başında gelir. Bölgede en azından 2500 yıllık bir tarihleri var. İslam’dan önce bugünkü Azerbaycan, Ermenistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Güney Kazakistan, Afganistan, Tacikistan, Pakistan, Kafkaslar, Irak, Suriye, Güney Türkiye ve Arabistan’ın bir kısmına hâkim olmuşlardır. Bu coğrafya için Büyük İskender’le savaşmışlardır. Mecusilik veya Zerdüştlük, Farslara has bir din olup, ateşe tapma dinidir. Farsça yeni gün anlamına gelen Nevruz da bu dinin bir bayramı iken diğer milletlere yayılmıştır. Köklü bir müzik, edebiyat ve mimarlık kültürüne sahip olduklarını kaynaklar gösterir. Büyük ölçüde Hz. Ömer zamanında Kadisiye Savaşından sonra Müslümanlaşan Farslar, bir taraftan milli kültürlerine sadık kalmışlar diğer taraftan da İslam kültürüne çok değerler katmışlardır. Bu dönemden sonra yetişen Firdevsi Gaznelilerden ve Ömer Hayyam da Selçuklulardan ilgi görmüştür. 1500’lü yıllarda yetiştirdikleri Hafız Şirazi dünyanın sayılı şairleri arasında yer alır. Ayrıca aralarında Seyid Şerif Cürcanî, Fahreddin Razî, Ömer Nesefi gibi âlimler; İmam Gazalî, İbni Mukaffa, Abdülkadir Geylanî gibi mutasavvıflar; İmam Ebu Hanife, Davud el-İsfehani gibi fıkıh bilginleri; Taberî, Beyhakî gibi tarihçiler; Nizamülmülk, Celaleddin Devvanî gibi siyaset bilimcileri; Molla Camî, Feridüddin Attar gibi şair ve hadis derleyicileri Farstır. Bunların hiç birisi Şii değildir. Diğer taraftan asker bir millet olan Türkler Hun ve Göktürk İmparatorluklarını kurarak Farslara komşu olmuşlar ama birbirleriyle hiç çatışmamışlar. Emeviler zamanında Kuteybe Bin Müslim Orta Asya’ya sefer etmiş, düzenli ordularla karşılaşmamış ve geniş bir coğrafyayı fethedebilmiştir. Baykent (zengin şehir)’e giren Kuteybe, şehri yağmalamış ve birçok insanı kılıçtan geçirmiştir. Türkler nezdinde iyi iz bırakmayan Emevilerin, Türklerin Müslümanlaşmasını sağlamada başarılı oldukları söylenemez. Halbuki Türkler İslam’ın üç temel inancını paylaşan bir milletti: Göktanrı, ölümden sonra dirilme ve savaş (cihat). Abbasi Devleti kurulduktan sonra Fars ve Türk aydınları Bağdat’ta boy göstermeye başlar. Çinlilere karşı Savaş açmak isteyen bir Türk devleti olan Karluklar, Abbasilerde yardım ister. 751 yılında Abbasiler Karluklara yardım göndererek bugünkü Kırgızistan ve Kazakistan sınırı üzerine bulunan Talas nehri civarlarında Çin ordusunu yenerler. Bu sayede Müslümanlarla Türkler arasında yakınlaşma başlar. Araplar, o tarihten sonra Orta Asya sahnesinden çekilmişlerdir. Karahanlı Devleti Hakanı Satuk Buğra Han 932 yılında resmen devlet dininin Müslümanlık olduğunu kabul edince Türk halkı da İslam dinini benimsemeye başlar. Yani Türkler İslamiyet’i kılıç zoruyla değil, isteyerek benimsemiştir. Konar-göçer olan Türkler, İslamiyet’i kabul ederek yerleşik düzene geçmeye başlar ve o tarihlerde zaten Müslüman olan Farslarla Semerkant, Buhara ve Hive VS. gibi şehirlerde kaynaşırlar. İslam’ın ibadete dair terminolojisini de Farslardan öğrenirler. Nitekim, namaz, abdest, oruç vs. gibi ibadete dair kelimelerin hepsinin Farsça olmasının sebebi de buradan gelmektedir. 11. ve 14. yüzyıllar arasında Orta Asya'nın bir bölümünü ve Orta Doğu'yu yine Müslüman bir Türk devleti olan ve Oğuzların Kınık boyuna mensup Selçuklular yönetir. 1055 yılında Bağdat’a giren Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Şehri Şii Büveyhoğullarından kurtarır ve Abbasi Halifesi Kaim’in yanında yer alır. Irak’a daha önce yerleşmeye başlayan Türkler bu tarihten sonra daha yoğun bir şekilde Irak coğrafyasına akın etmeye başlarlar. Takriben 300 yıl hüküm süren Selçuklularda ordu dili Türkçe iken son dönemlerinde saray dili Farsça olmuştur.



Suphi Saatçi
Türkmen Dağarcığı
60 Yıldan Sonra Katliam Kitabı

Bin yıldan beri Irak’ta varlık gösteren Türkmenler, 14-16 Temmuz 1959 tarihinde korkunç bir soykırımına maruz kaldılar. Sadece Türkmenlerin veya Irak’ın değil bütün bir insanlık tarihine kara bir leke olarak geçen bu facia “Meczeret Kerkük Temmuz 1959” Arapça başlığı altında kitaplaştı. Başlığının Türkçesi “Kerkük Katliamı Temmuz 1959” olan bu değerli çalışma Kerkük Vakfı tarafından yayımlandı. İstanbul’da (Birinci Baskı, Temmuz 2020) basılan kitap 495 sayfadan oluşmaktadır. Bu önemli kitabın İkinci baskısı ayrıca Kerkük’te yapıldı.

Türkmenlerin hafızalarında bütün canlılığı ile hâlâ yaşayan bu korkunç katliam, değerli Türkmen araştırmacı yazar Av. Habib Hürmüzlü tarafından kaleme alındı. Uzun yıllara yayılan araştırma çabaları sonucu ortaya çıkan bu çalışma, büyük bir emek ürünüdür. Yıllardan beri yürüttüğü araştırmaları sayesinde pek çok yazılı ve görsel belge ve kaynağa ulaşan Hürmüzlü, birçok anı ve raporu incelemiş ve sayısız canlı tanığın ifadesine başvurmuştur. Böylece yazılı ve sözlü katliam tasvirini büyük bir sabır ve serinkanlılıkla yazıya geçirmiştir. Ulaştığı ve masa üstüne yatırdığı her türlü yazılı ve sözlü bilgiyi süzgeçten geçiren yazar, bilimsel ve tarafsız yaklaşımı ile Kerkük Katliamını her yönü ve gerçek yüzüyle ortaya koyarak okuyucuya yansıtmıştır.

Çeşitli cepheleriyle konuyu ele alan Hürmüzlü, eserinin içeriğini ve konularını çekici başlıklarla zenginleştirmiştir. Bu bakımdan okuyucuların fikir edinmesi açısından öncelikle kitabın bölümlerinin başlıklarını gözden geçirmek gerekir.

Kitabın Birinci Bölümünde Kerkük Katliamı öncesi meydana gelen olaylar şu başlıklar altında ele alınmıştır: Katliam öncesi durum ve Irak Türkmenleri; monarşi döneminde Türkmenler; Katliam öncesi meydana gelen olaylar; Türkmenlere ait evlerde silah aramasında bulunulması ve evlerin mahremiyetine tecavüz edilmesi; Türkmenlerin silahlardan arındırılması ve güney bölgelerine sürülmeleri.

İkinci Bölümde karanlık günlerdeki olaylar anlatılmıştır: Katliam günleri; Kerkük Kalesinin bombalanması; Komünist ve Kürt Patilerinin katliama karşı tavırları; Katliamdan korkunç sahneler; Ata Hayrullah ve kardeşi İhsan’ın şehit edilmeleri; 14 Temmuz gününden önce şehit Ata Hayrullah Kerkük’e neden döndü? Muhtar Fuat’ın kızı Emel’in şehit edilmesi; Selahattin ve Mehmet Avcı kardeşlerin şehadeti.



KERKÜK SEVDALISI GÜNGÖR YAVUZASLAN’LA TÜRKMENELİ SOHBETİ 1. Gazeteci gözüyle bize bir Türk dünyası penceresi açar mısınız? Neden Türk dünyası meselelerini basın yayın konusu yapma gereği duydunuz? Türk Dünyası için bir pencere açmak gerekirse KERKÜK penceresinden bakmak lazım. Bugün Türkiye’de, Azerbaycan’da ben Türk’üm demenin yanında, Irak’ta ben Türkmen’im demek o kadar derin ve manalıdır. Türk Dünyası meselelerini anlamak için atar damarlarına bakmak lazım. Telâfer ve Kerkük Türk Dünyasının atar damarlarıdır. Türkiye’de Türk Dünyası’ndaki gelişmeleri yeterince anlatan ve yayınlayan medya organı sayısı çok az. Yerelde devam eden gazetecilik çalışmalarımda bir Türk Dünyası farkındalığı olsun diye, Irak Türkmenlerinden başladım. Rahmetli Sadun Köprülü tanıştığımız andan itibaren, bana yardımcı oldu. Kerkük Vakfı ve Irak Türkleri Derneği hep yanımda oldu. Kerkük’ün Sesi Gazetesi büyüyerek bir Türk Dünyası medya çalışması oldu. Elbette Irak Türkmen Basın Konseyi çalıştayları da ilerlememize büyük katkı verdi. 2. Türk Dünyası’nda Irak Türklüğünün yeri nedir sizce? Irak Türk varlığı; derinliği olan bir mücadele sahası olsa da Irak Türkleri siyasal mücadelelerinde Türkiye ve Azerbaycan’dan başka hiçbir devletten üst düzey destek alamamışlardır. Daha çok kültürel yaklaşımlarla tanınan Irak Türkmenleri Anadolu’nun izdüşümü gibi Ortadoğu’da parlamaktadırlar; ancak Türk Dünyası’nda üst düzey bir Irak Türkleri bilinci oluşmamıştır. 3. Kerkük’ün Sesi gazeteniz hakkında bize bilgi verir misiniz? "Kerkük'ün Sesi" adlı gazetesiyle Irak'taki gelişmeleri ve orada yaşayan Türkmenlerin sesini Türkiye'ye duyuruyoruz. Kerkük'te Türkmenlerin yaşadığı sıkıntıları gündeme getirmek amacıyla yayın hayatına başlayan aylık gazete, 10 yıldır okuyucularıyla buluşuyor. Tirajı 5 bin olan gazete, Irak'taki Türkmen siyasiler, sivil toplum örgüleri ve araştırma merkezlerine de ulaştırılıyor. Irak'taki gelişmelerin duyurulması ve Türkmenlerin sesi olması amacıyla çıkarıldı. Gazete hem yurt genelinde hem de Kerkük'te okuyucuyla buluştu. Muhabirliği bazı aktivistler ve gazeteciler yapıyor. Son yıllarda okuyucularımız da artık gazetemizin muhabiri gibi mail veya telefon yoluyla haber aktarmaya başladı. Irak’tan, Kerkük'ten, Bağdat'tan, hatta Telâfer ve Musul'dan gelişmeleri aktarıyorlar. Biz de bu gelişmeleri medyamıza aktarmanın yanı sıra özel haber olarak gazetemizde yayımlıyoruz. "Kerkük'te dağıtımı, gönüllü gençler yapıyor." Kerkük'te gazetenin dağıtımını Türkmen gençler gönüllük esasına göre yapıyor. Yurt içi ve yurt dışında gazetemizi gönderdiğimiz kurumlardan, kişilerden herhangi bir ücret talep etmiyoruz. Derneklerimizin üyelerinin desteğiyle gazetemizi çıkarıyoruz. Kerkük'ün Sesi, Türkmenlerin ve Kerkük'ün sesi olmak için çıkardığımız bir gazetedir. Gazetemizi devlet büyüklerimize de arz ettik. Bunlardan biri de başbakanlığı döneminde Bartın'ı ziyaret eden Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'dır. "Sosyolojik anlamda kente çok şey kattı"



Editör’den Irak Ne Zaman Devlet Olabilir? II Suphi SAATÇİ suphisaatci@gmail.com 1920’de yapılan son Roma Konferansında Irak’ın İngiliz mandası altına girmesi kararlaştırılmıştı. Ancak bütün bunlar Irak’ın dünya ülkeleri arasında medenî bir devlet olduğunu göstermeye yeterli değildi. Ülkede geçerli olmak üzere 21 Mart 1925 tarihinde Irak Anayasası ilan edildi. Bu anayasanın metnine bakınca belki Osmanlı dönemi sonrası Irak’ta gerçek manada çağdaş bir devletin doğduğunu kabul etmek gerekir. Bu anayasanın “Milletin Hakları” başlığını taşıyan bölümünde yer alan maddelerini gözden geçirirsek, bugünkü Irak ile karşılaştırmak açısından yararlı olacaktır. Birinci Bölüm-Milletin Hakları 5. Madde: Irak vatandaşlığını kazanmak veya kaybettirmek özel yasa hükümlerine ile mümkündür. 6. Madde: Etnik kökeni, dini ve dili ne olursa olsun, hakları açısından bütün Iraklılar yasalar karşısında eşittirler. 7. Madde: Bütün Iraklıların kişisel özgürlükleri koruma altında olup buna kimse müdahale edemez, yakalanamaz ve tutuklanamaz; yaşadığı evini değiştirmeğe zorlanamaz, gözetim altına alınamaz. Yasalar dışında hiç kimse zorla silahlı güç altına alınamaz. İşkence yapılması ve herhangi bir vatandaşın Irak dışına sürgün edilmesi kesinlikle yasaktır. 8. Madde: Evler (haneler, meskenler) taarruzdan, müdahaleden masundur, yasaların tayin ettiği durumlar dışında girilemez, arama yapılamaz. 9. Madde: Herhangi birinin yargıya baş vurması engellenemez. Kanun gereği dışında o konu ile ilgili olmayan başka bir mahkemeye baş vurmağa zorlanamaz. 10. Madde: Mülk edinme hakkına dokunulamaz, bunun üzerine zorla kayıt konulamaz. Mal ve mülkler haczedilemez, kanun gereği dışında üretilen mallara el konulamaz. Ücretsiz iş yaptırmak, taşınır ve taşınmaz mallara el konulması kesinlikle yasaktır. Yasal ve kamu yararı olmadıkça, değeri adil (hakkaniyetli) biçimde bedeli ödenmedikçe hiç kimsenin mülkü elinden alınamaz. 11. Madde: Herkesi kapsamadıkça ve yasa gereği olmadıkça vergi ödeme zorunluluğu getirilemez. 12. Madde: Kanunî sınırlar içinde olmak koşuluyla bütün Iraklılar fikir ve görüşlerini özgürce bildirme, yayın ve toplantı yapma, dernek kurma veya bir derneğe girme hakkına sahiptirler. 13. Madde: Devletin resmî dini İslam’dır. Bunun gereği için Irak’ta çeşitli mezhep ve inanç sahiplerinin ibadet biçimlerine saygı duyulur ve bunlara dokunulamaz. Ülkede tüm inanç özgürlükleri güvence altındadır. Genel güvenliği ihlal etmedikçe ve kamu adabına ters düşmedikçe herkes kendi dinî adet ve geleneklerine göre ibadetlerini yapabilir. 14. Madde: yasalar çer



Bize Göre Aşil’in Topuğu Erşat HÜRMÜZLÜ ehurmuzlu@gmail.com Türkçedeki adıyla Aşil, Helen-Yunan mitolojisinde, Akhilleus diye adlandırılan efsane kahramanıdır. Aşil doğduğunda, doğaüstü güce sahip olan annesi oğlunu yenilmez bir savaşçı yapmak için bu gücü kullanır. Anne, oğlunu kutsal suya daldırıp kutsar. Böylece artık hiçbir silah Asil’e işlemeyecek, onu yaralamayacaktır. Ne var ki anne onu topuğundan tutup suya soktuğundan bir tek oraya su değmemiştir. Onu öldürmenin tek yolu onu topuğundan vurmaktır.



Lozan Antlaşması: Türkiye Devleti’nin Uluslararası Alanda Tescil Belgesi Nuri GÜRGÜR 97 yıl önce, 24 Temmuz 1923’de imzaladığımız Lozan Antlaşması, dağılan Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı üzerine kurulan Türkiye Devleti’nin bağımsızlığının ve egemenliğinin uluslararası toplumda resmen tanınması anlamında büyük önem taşır. Lozan‘da kazandıklarımız ve kayıplarımız, antlaşmayı imzalayan Birinci ve İkinci Meclis’teki görüşmelerden başlayarak 97 yıldır tartışılıyor. Özellikle Misakımillî’de hudutlarımız içerisinde olduğu ilan edilen, Türkiye’nin güvenliği açısından “vazgeçilmez” olduğunda ittifak edilen Musul’dan vazgeçilmiş olması, Yunanistan’dan tazminat alınamaması, Ege Adaları konusu çok eleştirildi. Bugün konuyu bütün yönleriyle ele alıp bir bilanço çıkarıldığında, eleştirilerde büyük doğruluk payı olmakla beraber, o dönemde içinde bulunduğumuz iç ve dış şartlar, askerî, siyasi ve ekonomik-maddi imkânlar açısından bakıldığında, Antlaşma tarihî bir başarıdır. Lozan’da, başını İngiltere’nin çektiği bir husumet cephesine karşı, altı aya yakın bir süre sıradan bir müzakere değil; diplomatik bir savaş yaptık. İngiltere baş delegesi ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon şöyle diyordu: “Siz, Kurtuluş Savaşı’nda bizi değil Yunanistan’ı yendiniz; Birinci Cihan Savaşı’nın galibi biziz.” Curzon; Türkiye’yi, İngiltere’nin 19. yüzyıl politikasına damgasını vuran Gladston’un zihniyetiyle örtüşür tarzda, Batı medeniyetiyle ve temsil ettiği değerlerle bağdaşmayan, sorunları olan, Hristiyanları ezen bir ülke olarak görüyor; onu ezmeye memur ettikleri Yunanistan’ın uğradığı hezimeti içine sindiremiyor; Mudanya’da razı olmak zorunda kaldıklarından daha fazlasını kesinlikle vermek istemiyordu. Lozan‘da, heyetimizin karşısında Curzon’un bulunması, bizim açımızdan büyük şanssızlıktı. Çünkü diplomasinin bütün inceliklerini bilen, başarıyla uygulayan, Hindistan Genel Valiliği yapmış, çok deneyimli, İngiltere‘nin geleneksel emperyalist politikasına vâkıf, görevinin bunları korumak olduğuna inanan bir politikacıydı. Konferans’a katılan ülkeler üç gruptu. İngiltere, Fransa, İtalya ile Japonya (Cihan Savaşı’nın galibi İtilaf Devletleri) “davetçi ülke” konumundaydı. Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, ABD ve Romanya “davet edilenler”di. Sovyetler Birliği, sadece Boğazlar konusu görüşülürken bulunacaktı. 20 Kasım’da başlayan Konferans’ta, Hükûmet ve Meclis, Türkiye’yi Dışişleri Vekili İsmet Paşa’nın temsil etmesini



Uğruna Ölünen Toprak Vatandır Mahir NAKİP Tarih ne diyor? Kabil ile Habil’in çekişmesinden beri yeryüzünde bir keşmekeş var. Bu mücadeleye rağmen yerküre hiç büyümezken dünya nüfusu 2 kişiden 7,5 milyara ulaşmıştır. Demek ki savaşlar berdevam ve her şey bir karış yer için olmuştur. Bu savaşların kimler arasında olduğu önemli değil, önemli olan savaşın sebebi topraktır. Onun için toprağın altındaki ve üstündeki kıymetlere bakmaksızın değerli olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü nüfus artarken yerküre büyümüyor. İşte bir millet için uğruna kan dökülen toprağın adı vatandır. Merhum Cemal Kuntay’ın şiiri bunu en veciz biçimde ifade ediyor: Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır Bugün dünyada eski şehirlerin çoğu defalarca el değiştirmiştir. Bu el değiştirme sırasında şehirlerin demografik yapısı da değişmiş ya da değiştirilmiştir. Fetihler, işgaller, istilalar ve doğal âfetler bu değişmenin sebeplerinden birkaçıdır. Osmanlı tarihinden birkaç örnek verebiliriz. Osmanlı Ordusu binlerce şehit vererek Balkanları vatan edinmek istemiş ve hatta Anadolu’dan çok, oraları imar etmeye çalışmıştır. Bu bir Kızılelma idi Osmanlı için. Selanik ve Üsküp bu coğrafyanın önemli iki şehridir. Bir zamanlar bu şehirlerde Türk-Osmanlı kültürü basınıyla, mimarisiyle, musikisiyle, şiiriyle ve folkloruyla zirvede idi. Ama bugün özellikle Selanik’te TürkOsmanlı’dan sadece birkaç bina hatıra kalmıştır. Neden mi? Göç önemli sebep olmakla beraber, Osmanlının zayıflaması ve güçsüz düşmesi esas sebebi oluşturmuştur. Demek ki direnmeyen bir şehir el değiştirmeye mahkumdur. Osmanlı Coğrafyasında Türk Olmak Ortadoğu’nun en güçlü üç milleti Araplar, Farslar ve Türklerdir. En son bu coğrafyaya gelip yerleşen, devletler kuran, ciddi sosyal ve kültürel iz bırakan millet, Türklerdir. Osmanlı zayıflayınca özellikle emperyalist Avrupa devletlerinin ana amaçlarından birisi, Türklerin Ortadoğu’dan izlerini silmek ve onları anavatanları Orta Asya’ya sürmekti. Mustafa Kemal önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı neticesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, Avrupa’nın bu ütopyasını ve emelini boşa çıkarmıştır. Ancak Avrupa emperyalizmi bir ölçüde başarılı olmuştur denilebilir. Nitekim, Türkiye dışında kalan Balkanların ve Ortadoğu’nun birçok ülkesinde ciddi bir nüfus kütlesi olan Türklerin sayısı giderek azalmıştır. Romanya, eski Yugoslavya (yedi ufak ülkeye bölündü), Bulgaristan ve Yunanistan Balkanlarda; Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin Orta Doğu’da Türk barındıran eski Osmanlı coğrafyasıdır. Yirminci Asırdan Yirmi Birinci Asra intikal ederken, bu ülkelerde yaşayan Türklerin ortak üç temel problemi olmuştur: Yönetimleri tarafından asimile olmak Toprak kaybetmek (Başta Türkiye olmak üzere) başka ülkelere göç etmek.



Türkmeneli’nden Türk’ün dilinden Uğruna Ölünen Toprak Vatandır Mahir NAKİP mnakip@yahoo.com Tarih ne diyor? Kabil ile Habil’in çekişmesinden beri yeryüzünde bir keşmekeş var. Bu mücadeleye rağmen yerküre hiç büyümezken dünya nüfusu 2 kişiden 7,5 milyara ulaşmıştır. Demek ki savaşlar berdevam ve her şey bir karış yer için olmuştur. Bu savaşların kimler arasında olduğu önemli değil, önemli olan savaşın sebebi topraktır. Onun için toprağın altındaki ve üstündeki kıymetlere bakmaksızın değerli olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü nüfus artarken yerküre büyümüyor. İşte bir millet için uğruna kan dökülen toprağın adı vatandır. Merhum Cemal Kuntay’ın şiiri bunu en veciz biçimde ifade ediyor: Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır Bugün dünyada eski şehirlerin çoğu defalarca el değiştirmiştir. Bu el değiştirme sırasında şehirlerin demografik yapısı da değişmiş ya da değiştirilmiştir. Fetihler, işgaller, istilalar ve doğal âfetler bu değişmenin sebeplerinden birkaçıdır. Osmanlı tarihinden birkaç örnek verebiliriz. Osmanlı Ordusu binlerce şehit vererek Balkanları vatan edinmek istemiş ve hatta Anadolu’dan çok, oraları imar etmeye çalışmıştır. Bu bir Kızılelma idi Osmanlı için. Selanik ve Üsküp bu coğrafyanın önemli iki şehridir. Bir zamanlar bu şehirlerde Türk-Osmanlı kültürü basınıyla, mimarisiyle, musikisiyle, şiiriyle ve folkloruyla zirvede idi. Ama bugün özellikle Selanik’te TürkOsmanlı’dan sadece birkaç bina hatıra kalmıştır. Neden mi? Göç önemli sebep olmakla beraber, Osmanlının zayıflaması ve güçsüz düşmesi esas sebebi oluşturmuştur. Demek ki direnmeyen bir şehir el değiştirmeye mahkumdur. Osmanlı Coğrafyasında Türk Olmak Ortadoğu’nun en güçlü üç milleti Araplar, Farslar ve Türklerdir. En son bu coğrafyaya gelip yerleşen, devletler kuran, ciddi sosyal ve kültürel iz bırakan millet, Türklerdir. Osmanlı zayıflayınca özellikle emperyalist Avrupa devletlerinin ana amaçlarından birisi, Türklerin Ortadoğu’dan izlerini silmek ve onları anavatanları Orta Asya’ya sürmekti. Mustafa Kemal önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı neticesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, Avrupa’nın bu ütopyasını ve emelini boşa çıkarmıştır. Ancak Avrupa emperyalizmi bir ölçüde başarılı olmuştur denilebilir. Nitekim, Türkiye dışında kalan Balkanların ve Ortadoğu’nun birçok ülkesinde ciddi bir nüfus kütlesi olan Türklerin sayısı giderek azalmıştır. Romanya, eski Yugoslavya (yedi ufak ülkeye bölündü), Bulgaristan ve Yunanistan Balkanlarda; Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin Orta Doğu’da Türk barındıran eski Osmanlı coğrafyasıdır. Yirminci Asırdan Yirmi Birinci Asra intikal ederken, bu ülkelerde yaşayan Türklerin ortak üç temel problemi olmuştur: Yönetimleri tarafından asimile olmak Toprak kaybetmek (Başta Türkiye olmak üzere) başka ülkelere göç etmek. Osmanlı’nın mirasçısı olarak Türkiye



Sayfalar