Buradasınız

Makale

Editör’den Irak Ne Zaman Devlet Olabilir? II Suphi SAATÇİ suphisaatci@gmail.com 1920’de yapılan son Roma Konferansında Irak’ın İngiliz mandası altına girmesi kararlaştırılmıştı. Ancak bütün bunlar Irak’ın dünya ülkeleri arasında medenî bir devlet olduğunu göstermeye yeterli değildi. Ülkede geçerli olmak üzere 21 Mart 1925 tarihinde Irak Anayasası ilan edildi. Bu anayasanın metnine bakınca belki Osmanlı dönemi sonrası Irak’ta gerçek manada çağdaş bir devletin doğduğunu kabul etmek gerekir. Bu anayasanın “Milletin Hakları” başlığını taşıyan bölümünde yer alan maddelerini gözden geçirirsek, bugünkü Irak ile karşılaştırmak açısından yararlı olacaktır. Birinci Bölüm-Milletin Hakları 5. Madde: Irak vatandaşlığını kazanmak veya kaybettirmek özel yasa hükümlerine ile mümkündür. 6. Madde: Etnik kökeni, dini ve dili ne olursa olsun, hakları açısından bütün Iraklılar yasalar karşısında eşittirler. 7. Madde: Bütün Iraklıların kişisel özgürlükleri koruma altında olup buna kimse müdahale edemez, yakalanamaz ve tutuklanamaz; yaşadığı evini değiştirmeğe zorlanamaz, gözetim altına alınamaz. Yasalar dışında hiç kimse zorla silahlı güç altına alınamaz. İşkence yapılması ve herhangi bir vatandaşın Irak dışına sürgün edilmesi kesinlikle yasaktır. 8. Madde: Evler (haneler, meskenler) taarruzdan, müdahaleden masundur, yasaların tayin ettiği durumlar dışında girilemez, arama yapılamaz. 9. Madde: Herhangi birinin yargıya baş vurması engellenemez. Kanun gereği dışında o konu ile ilgili olmayan başka bir mahkemeye baş vurmağa zorlanamaz. 10. Madde: Mülk edinme hakkına dokunulamaz, bunun üzerine zorla kayıt konulamaz. Mal ve mülkler haczedilemez, kanun gereği dışında üretilen mallara el konulamaz. Ücretsiz iş yaptırmak, taşınır ve taşınmaz mallara el konulması kesinlikle yasaktır. Yasal ve kamu yararı olmadıkça, değeri adil (hakkaniyetli) biçimde bedeli ödenmedikçe hiç kimsenin mülkü elinden alınamaz. 11. Madde: Herkesi kapsamadıkça ve yasa gereği olmadıkça vergi ödeme zorunluluğu getirilemez. 12. Madde: Kanunî sınırlar içinde olmak koşuluyla bütün Iraklılar fikir ve görüşlerini özgürce bildirme, yayın ve toplantı yapma, dernek kurma veya bir derneğe girme hakkına sahiptirler. 13. Madde: Devletin resmî dini İslam’dır. Bunun gereği için Irak’ta çeşitli mezhep ve inanç sahiplerinin ibadet biçimlerine saygı duyulur ve bunlara dokunulamaz. Ülkede tüm inanç özgürlükleri güvence altındadır. Genel güvenliği ihlal etmedikçe ve kamu adabına ters düşmedikçe herkes kendi dinî adet ve geleneklerine göre ibadetlerini yapabilir. 14. Madde: yasalar çer



Bize Göre Aşil’in Topuğu Erşat HÜRMÜZLÜ ehurmuzlu@gmail.com Türkçedeki adıyla Aşil, Helen-Yunan mitolojisinde, Akhilleus diye adlandırılan efsane kahramanıdır. Aşil doğduğunda, doğaüstü güce sahip olan annesi oğlunu yenilmez bir savaşçı yapmak için bu gücü kullanır. Anne, oğlunu kutsal suya daldırıp kutsar. Böylece artık hiçbir silah Asil’e işlemeyecek, onu yaralamayacaktır. Ne var ki anne onu topuğundan tutup suya soktuğundan bir tek oraya su değmemiştir. Onu öldürmenin tek yolu onu topuğundan vurmaktır.



Lozan Antlaşması: Türkiye Devleti’nin Uluslararası Alanda Tescil Belgesi Nuri GÜRGÜR 97 yıl önce, 24 Temmuz 1923’de imzaladığımız Lozan Antlaşması, dağılan Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı üzerine kurulan Türkiye Devleti’nin bağımsızlığının ve egemenliğinin uluslararası toplumda resmen tanınması anlamında büyük önem taşır. Lozan‘da kazandıklarımız ve kayıplarımız, antlaşmayı imzalayan Birinci ve İkinci Meclis’teki görüşmelerden başlayarak 97 yıldır tartışılıyor. Özellikle Misakımillî’de hudutlarımız içerisinde olduğu ilan edilen, Türkiye’nin güvenliği açısından “vazgeçilmez” olduğunda ittifak edilen Musul’dan vazgeçilmiş olması, Yunanistan’dan tazminat alınamaması, Ege Adaları konusu çok eleştirildi. Bugün konuyu bütün yönleriyle ele alıp bir bilanço çıkarıldığında, eleştirilerde büyük doğruluk payı olmakla beraber, o dönemde içinde bulunduğumuz iç ve dış şartlar, askerî, siyasi ve ekonomik-maddi imkânlar açısından bakıldığında, Antlaşma tarihî bir başarıdır. Lozan’da, başını İngiltere’nin çektiği bir husumet cephesine karşı, altı aya yakın bir süre sıradan bir müzakere değil; diplomatik bir savaş yaptık. İngiltere baş delegesi ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon şöyle diyordu: “Siz, Kurtuluş Savaşı’nda bizi değil Yunanistan’ı yendiniz; Birinci Cihan Savaşı’nın galibi biziz.” Curzon; Türkiye’yi, İngiltere’nin 19. yüzyıl politikasına damgasını vuran Gladston’un zihniyetiyle örtüşür tarzda, Batı medeniyetiyle ve temsil ettiği değerlerle bağdaşmayan, sorunları olan, Hristiyanları ezen bir ülke olarak görüyor; onu ezmeye memur ettikleri Yunanistan’ın uğradığı hezimeti içine sindiremiyor; Mudanya’da razı olmak zorunda kaldıklarından daha fazlasını kesinlikle vermek istemiyordu. Lozan‘da, heyetimizin karşısında Curzon’un bulunması, bizim açımızdan büyük şanssızlıktı. Çünkü diplomasinin bütün inceliklerini bilen, başarıyla uygulayan, Hindistan Genel Valiliği yapmış, çok deneyimli, İngiltere‘nin geleneksel emperyalist politikasına vâkıf, görevinin bunları korumak olduğuna inanan bir politikacıydı. Konferans’a katılan ülkeler üç gruptu. İngiltere, Fransa, İtalya ile Japonya (Cihan Savaşı’nın galibi İtilaf Devletleri) “davetçi ülke” konumundaydı. Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, ABD ve Romanya “davet edilenler”di. Sovyetler Birliği, sadece Boğazlar konusu görüşülürken bulunacaktı. 20 Kasım’da başlayan Konferans’ta, Hükûmet ve Meclis, Türkiye’yi Dışişleri Vekili İsmet Paşa’nın temsil etmesini



Uğruna Ölünen Toprak Vatandır Mahir NAKİP Tarih ne diyor? Kabil ile Habil’in çekişmesinden beri yeryüzünde bir keşmekeş var. Bu mücadeleye rağmen yerküre hiç büyümezken dünya nüfusu 2 kişiden 7,5 milyara ulaşmıştır. Demek ki savaşlar berdevam ve her şey bir karış yer için olmuştur. Bu savaşların kimler arasında olduğu önemli değil, önemli olan savaşın sebebi topraktır. Onun için toprağın altındaki ve üstündeki kıymetlere bakmaksızın değerli olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü nüfus artarken yerküre büyümüyor. İşte bir millet için uğruna kan dökülen toprağın adı vatandır. Merhum Cemal Kuntay’ın şiiri bunu en veciz biçimde ifade ediyor: Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır Bugün dünyada eski şehirlerin çoğu defalarca el değiştirmiştir. Bu el değiştirme sırasında şehirlerin demografik yapısı da değişmiş ya da değiştirilmiştir. Fetihler, işgaller, istilalar ve doğal âfetler bu değişmenin sebeplerinden birkaçıdır. Osmanlı tarihinden birkaç örnek verebiliriz. Osmanlı Ordusu binlerce şehit vererek Balkanları vatan edinmek istemiş ve hatta Anadolu’dan çok, oraları imar etmeye çalışmıştır. Bu bir Kızılelma idi Osmanlı için. Selanik ve Üsküp bu coğrafyanın önemli iki şehridir. Bir zamanlar bu şehirlerde Türk-Osmanlı kültürü basınıyla, mimarisiyle, musikisiyle, şiiriyle ve folkloruyla zirvede idi. Ama bugün özellikle Selanik’te TürkOsmanlı’dan sadece birkaç bina hatıra kalmıştır. Neden mi? Göç önemli sebep olmakla beraber, Osmanlının zayıflaması ve güçsüz düşmesi esas sebebi oluşturmuştur. Demek ki direnmeyen bir şehir el değiştirmeye mahkumdur. Osmanlı Coğrafyasında Türk Olmak Ortadoğu’nun en güçlü üç milleti Araplar, Farslar ve Türklerdir. En son bu coğrafyaya gelip yerleşen, devletler kuran, ciddi sosyal ve kültürel iz bırakan millet, Türklerdir. Osmanlı zayıflayınca özellikle emperyalist Avrupa devletlerinin ana amaçlarından birisi, Türklerin Ortadoğu’dan izlerini silmek ve onları anavatanları Orta Asya’ya sürmekti. Mustafa Kemal önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı neticesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, Avrupa’nın bu ütopyasını ve emelini boşa çıkarmıştır. Ancak Avrupa emperyalizmi bir ölçüde başarılı olmuştur denilebilir. Nitekim, Türkiye dışında kalan Balkanların ve Ortadoğu’nun birçok ülkesinde ciddi bir nüfus kütlesi olan Türklerin sayısı giderek azalmıştır. Romanya, eski Yugoslavya (yedi ufak ülkeye bölündü), Bulgaristan ve Yunanistan Balkanlarda; Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin Orta Doğu’da Türk barındıran eski Osmanlı coğrafyasıdır. Yirminci Asırdan Yirmi Birinci Asra intikal ederken, bu ülkelerde yaşayan Türklerin ortak üç temel problemi olmuştur: Yönetimleri tarafından asimile olmak Toprak kaybetmek (Başta Türkiye olmak üzere) başka ülkelere göç etmek.



Türkmeneli’nden Türk’ün dilinden Uğruna Ölünen Toprak Vatandır Mahir NAKİP mnakip@yahoo.com Tarih ne diyor? Kabil ile Habil’in çekişmesinden beri yeryüzünde bir keşmekeş var. Bu mücadeleye rağmen yerküre hiç büyümezken dünya nüfusu 2 kişiden 7,5 milyara ulaşmıştır. Demek ki savaşlar berdevam ve her şey bir karış yer için olmuştur. Bu savaşların kimler arasında olduğu önemli değil, önemli olan savaşın sebebi topraktır. Onun için toprağın altındaki ve üstündeki kıymetlere bakmaksızın değerli olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü nüfus artarken yerküre büyümüyor. İşte bir millet için uğruna kan dökülen toprağın adı vatandır. Merhum Cemal Kuntay’ın şiiri bunu en veciz biçimde ifade ediyor: Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır Bugün dünyada eski şehirlerin çoğu defalarca el değiştirmiştir. Bu el değiştirme sırasında şehirlerin demografik yapısı da değişmiş ya da değiştirilmiştir. Fetihler, işgaller, istilalar ve doğal âfetler bu değişmenin sebeplerinden birkaçıdır. Osmanlı tarihinden birkaç örnek verebiliriz. Osmanlı Ordusu binlerce şehit vererek Balkanları vatan edinmek istemiş ve hatta Anadolu’dan çok, oraları imar etmeye çalışmıştır. Bu bir Kızılelma idi Osmanlı için. Selanik ve Üsküp bu coğrafyanın önemli iki şehridir. Bir zamanlar bu şehirlerde Türk-Osmanlı kültürü basınıyla, mimarisiyle, musikisiyle, şiiriyle ve folkloruyla zirvede idi. Ama bugün özellikle Selanik’te TürkOsmanlı’dan sadece birkaç bina hatıra kalmıştır. Neden mi? Göç önemli sebep olmakla beraber, Osmanlının zayıflaması ve güçsüz düşmesi esas sebebi oluşturmuştur. Demek ki direnmeyen bir şehir el değiştirmeye mahkumdur. Osmanlı Coğrafyasında Türk Olmak Ortadoğu’nun en güçlü üç milleti Araplar, Farslar ve Türklerdir. En son bu coğrafyaya gelip yerleşen, devletler kuran, ciddi sosyal ve kültürel iz bırakan millet, Türklerdir. Osmanlı zayıflayınca özellikle emperyalist Avrupa devletlerinin ana amaçlarından birisi, Türklerin Ortadoğu’dan izlerini silmek ve onları anavatanları Orta Asya’ya sürmekti. Mustafa Kemal önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı neticesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, Avrupa’nın bu ütopyasını ve emelini boşa çıkarmıştır. Ancak Avrupa emperyalizmi bir ölçüde başarılı olmuştur denilebilir. Nitekim, Türkiye dışında kalan Balkanların ve Ortadoğu’nun birçok ülkesinde ciddi bir nüfus kütlesi olan Türklerin sayısı giderek azalmıştır. Romanya, eski Yugoslavya (yedi ufak ülkeye bölündü), Bulgaristan ve Yunanistan Balkanlarda; Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin Orta Doğu’da Türk barındıran eski Osmanlı coğrafyasıdır. Yirminci Asırdan Yirmi Birinci Asra intikal ederken, bu ülkelerde yaşayan Türklerin ortak üç temel problemi olmuştur: Yönetimleri tarafından asimile olmak Toprak kaybetmek (Başta Türkiye olmak üzere) başka ülkelere göç etmek. Osmanlı’nın mirasçısı olarak Türkiye



EDİTÖR'DEN Irak Ne Zaman Devlet Olabilir? Suphi SAATÇİ Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı coğrafyasının bir parçası olan bugünkü Irak, İngiltere’nin uzun yıllara dayanan dış politikasının hedefinde bulunuyordu. Ticarî ve iktisadî menfaatleri açısından Irak, aslında dört yüzyıldan itibaren İngiltere’nin ana hedefi hâline gelmişti. İlk İngiliz ticaret gemisi 1635 yılında Basra limanına ulaşınca, İngiliz hükümeti bölgenin deniz yolu bakımından büyük bir ticarî potansiyele sahip olduğunu anlamıştı. Bundan dolayı İngiltere, ticarî ilişkileri ile menfaatlerini gözetmek üzere 1723 yılında ilk kez Basra limanında bir temsilcilik ofisi kurmuştu. Bu tarihten itibaren İngilizler ticarî aktivitelerini arttırarak genişlettiler. Sanayi devrimi ve Süveyş Kanalının açılmasından sonra İngiltere’nin ticaret hacmi ve ekonomik girdisi büyük çapta genişlemiş oldu. Irak’ın iç pazar olarak tüketimi yanında, bölge üzerinden İngiliz mallarının İran pazarını da ele geçirmesinde önemli rol oynuyordu. Özellikle 1911 ve 1912 yıllarında İngiltere’nin Basra ve Bağdat üzerinden elde ettiği ticaret geliri 3.100.000 pound sterlin hacmine ulaşmıştı. İngiltere Irak’tan buğday, hurma, mazı, deri ve yün ithal ediyordu. Bu tarihlerde Irak’tan Londra’ya yıllık değeri 30.000 Osmanlı lirası olan 11.000 ton pirinç ihraç ediliyordu. 19. yüzyılın sonlarında İngiltere ve Hindistan’a ihraç edilen hurmanın para değeri 277.000 sterline ulaşmıştı.



Bize göre Özseverlik Erşat HÜRMÜZLÜ ehurmuzlu@gmail.com Bazen ayıplanacak bir huydan bahsedilir. Bunun bir çeşit psikolojik hastalık olduğu da kayıtlara geçer. O da Narsisizm diye anılan vakadır. Türk Dil Kurumu, Narsisizmi, Özseverlik olarak açıklar. Ve detayına bakarsanız, kişinin bedensel ve ruhsal benliğine karşı duyduğu hayranlık ve bağlılık, narsistlik veya narsisizm demektir. Bu huyları olan herkes, kendi tecrübesi üzerinden TEKBENCİ olur bu durumda. Yani gözlerini kapadığında dünyanın başkaları için de artık görünmez olduğunu sanma hastalığına kapılır. Bunun bilimsel ismi vardır, ben burada sizi fazla detaylara boğmak istemediğim için sadece belirtilerden bahsedeceğim. Buna kapılan insan, kendisi için bitmiş olan şeyi bütün dünyada bitmiş gibi görür. Allah korusun. Şimdi bakıyorsunuz ki her millette bu gibi insanlar dikkati çekebilir. Bizim milletimiz de bundan müstesna değildir. Bazen insanlar kendi hayallerine kapılarak, tarihin ve özel olarak siyasî tarihin ancak kendileriyle başladığına inanırlar veya başkalarını buna inandırmak isterler. Türkmen topluluğunda bu hisler doğrusu gençlerde daha az düzeydedir. Onlar genellikle daha yolun başında olduklarını ve öğrenmeleri gerektiğine inanırlar. Aksi takdirde maazallah okumak da istemezler, üniversiteye de müracaat etmezler ve yetişmek zaruretini algılamazlar. Daha çok ileri bir yaş grubunda olanlarda bu



Siyasî Ahlak ve Biz Mahir NAKİP Türkmeneli’nden Türk’ün dilinden mnakip@yahoo.com Önce Birkaç Tarif... Siyaset, en basit anlamıyla devleti idare etme sanatıdır. Demek ki siyaset olmadan devlet yönetilemez. Demek ki devleti var etmenin aracıdır siyaset. Onun için mücerret bir kavramdır. Fakat günümüzde siyasetten nefret eden, siyasetten kaçan siyaseti yerden yere vuran insanlar da vardır. Hitler, “Siyasetçiler halkın o anki desteğini alabilmek için gelecekle ilgili büyük projelerden bile vazgeçerler. Kendileri daima ülkeden daha önemlidir. Onların kuş beyinleri geleceğin önemini kavrayamaz” der. Onun için siyaset her ne kadar kirlenmiş bir mefhum olsa da gereklidir. Ahlak ise en dar anlamıyla neyin doğru veya yanlış sayıldığı (sayılması gerektiği) ile ilgilenir. Terim genellikle kültürel, dinî, seküler ve felsefî topluluklar tarafından, insanların çeşitli davranışlarının yanlış veya doğru oluşunu belirleyen bir yargı ve ilkeler sistemi kavramı ve/ veya inancı için kullanılır. Bir başka açıdan ahlak, yazılı olmayan davranış kurallar olarak da tarif edilebilir. Demek ki ahlak, bir toplumu erdemce yönetebilmek için değerler manzumesine veya bütününe verilen isimdir. Siyaset ahlakı aslında çok eski bir kavram olup Sokrates ve Eflatun tarafından ele alınmış bir kavramdır. Hatta siyaset ahlakının demokrasinin dışında da tartışılan bir olgudur. Bizde ise bilimsel olarak Ziya Gökalp tarafından başlatılabilir. Türk düşünürü Ziya Gökalp, ahlakı, ferdi ve içtimai ahlak olmak üzere ikiye ayırır. İçtimai ahlak insanların birlikte yaşamaktan elde ettiği normlar ve kurallar olarak tanımlanabilir. İşte siyaset ahlakını bu toplumsal ahlakın bir parçası veya alt kümesi olarak görebiliriz. Dolayısıyla siyaset ahlakı veya siyasî ahlak, siyasî sahada faaliyet gösterenlerin, uymaları beklenen normlar, kurallar ve vicdanî yükümlülüklerdir. Bir Karşılaştırma... Siyaset ahlakı 2003 öncesi Irak’ta ne resmen ne de fiilen söz konusu olmuştur. Ama erdemlik, Rahmetli Necdet Koçak gibi idealist Türkmen fikir adamlarının şahsiyetinde zaten tecelli etmiş bir kavram olduğu için Türkmen siyasî mücadelesinde her zaman var olmuştur. Necdet Koçak’ın şahsında siyaset ahlakı tek kelimeyle dürüstlük olarak tecelli eder. Dürüstlük demek, erdemliğin çekirdeği demektir. Kendini millete adamış bir kişinin olduğu gibi görünmesidir. Bu idealizm takriben Türkmen siyasetinin genel çadırı altında her zaman var olmuştur. 2003 yılından sonra Irak’ta aslen var olmayan siyasî ahlak, iki sebepten dolayı kök salamamıştır: 1. Saddam’ı deviren ABD, para musluklarını açarak zaten yoksun olarak insanları, haklı-haksız her şeyi para ile yapmaya teşvik etmiş ve alıştırmıştır. Kayıt dışı paralar özellikle siyasetçilere ulufe şeklinde dağıtılmıştır. Buna mukabil de ABD’ye karşı itaatleri satın alınmıştır. 2. Irak muhalefeti uzun yıllar İran’da, Suriye’de ve Avrupa’da zor şartlar altında ve mağduriyet içerisinde yaşamışlardır. Hele Kürt siyasi partileri her zaman kendilerini mahrumiyet içerisinde görmüşlerdir. Bu iki kesim hiç hayal edemedikleri cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve bakanlık gibi mevkilere geldiklerinde, Irak devletinin hazinesini soyma ve yağmalama hakları olduğuna inanmışlardır. Onun için fütursuzca yandaşlara dağıtılan ihalelerin istihkakları dağıtılmış ama projeler başlamamış bile. Yüzbinlerce insana Saddam’dan mağdur oldu diye maaşlar bağlanmıştır. Kısacası devletin malı deniz, yemeyen domuz misali devletin kasaları talan edilmiştir. Toplumu oluşturan basit insanlar, bir kademe terfi ettiğinde veya okulunu bitirip yeni tayin olmak isteyen bir genç bu güruhu görünce ya isyan edecek ya da bunlara ayak uyduracaktır. Böylece sosyal çürüme sadece başlarda iken, 10-15 sene içerisinde tabana doğru sirayet etmiştir. Bir asırdır Irak’ın çarkıfeleği içinde dönen Türkmen halkı nihayetinde Irak toplumunun bir parçasıdır. Kokuşmuş bu toplumdan mikrop kapmaması mümkün değildir. Ancak şunu da hemen kaydetmek gerekir, Türkmenlerde aile yapısı sağlam olduğundan bu tefessüh belirtileri herkeste aynı ölçüde görünmemiştir.



Abdülhakim REJİOĞLU Kardeşlik/el-İha Dergisinden Aydın ve İdealist Bir Kerkük Çobanı -1Görelim Mevla neyler Neylerse güzel eyler 1959 yılı bir millet ve memleket olarak çok uğursuz ve çok tehlikeli oldu bizler için… Şimdi ben binbir keşmekeş içinde geçmiş bu buhranlı ve kara günlerin havasını, özelliklerini ve olayların akış silsilesini buraya geç[ir]mek niyetinde değilim. Burada sizlere yalnız efsanelerde, masallarda uydurulmuş esâtîrî kahramanlara benzer çok aydın, südü temiz bir Kerkük çobanıyla bu kara günlerde nasıl ve ne şekilde ona tesâdüf ettiğimi ve ondan neler işittiklerimi anlatmaktır. Bu olgun ve çok aydın memleket çocuğuyla geçirdiğim ânı, ben kendi hesabıma en değerli bir hâtıra olarak saklayacağım gibi… Ve bu güzel tesâdüfü yine kendim için unutulmaz bir tâli’1 eseri sayacağım… Şimdi bu gâyet enteresan olay olabilir. Taaccübünüzü mûcib olsun… Öyle değil mi… Olmasın sayın okurlarım. Çünkü…



Irak Türkmen edebiyatının hem çilekeş bir kalemini hem de akademik araştırmalarıyla bu alandaki boşluğu dolduran bir araştırmacıyı bu sayımızda sizlere tanıtmak istedik. Kendisinden Irak Türkmen edebiyatının çeşitli sorunlarını ve dünden bugüne bu Türk topluluğunun edebî faaliyetleri hakkındaki görüş ve düşüncelerini dinleme fırsatı bulduk. M. Ömer Kazancı bu keyifli sohbetimizde sorularımıza gayet samimi ve aydınlatıcı cevaplar verdi.



Sayfalar