Buradasınız

Gel çek bu ayrılığı Gör nece ürek dağlar

Kerkük’e Trenle Yolculuk

Altmışlı yıllarda Türkiye’ye gelip başladığımız yüksek öğrenim dönemlerimizin en heyecanlı günleri, okulların kapanması ile başlayan yaz tatilini geçirmek üzere memlekete yaptığımız seyahatlerdi. Bütün arzumuz, yıl boyu hasret kaldığımız memleketimizin kokusuna, aile ocağımıza, yemeklerimize, oradaki sevdiklerimize, arkadaşlarımıza kavuşmaktı. Hele hele yaz geceleri evlerimizin damlarında, küme küme, avuç avuç gökyüzünü kaplayan yıldızların seyri ile uykuya dalmanın tadına doyum olmazdı. Sırf bunun için, tatil günlerini iple çekerdik. 

Türkmen öğrencilerin en kalabalık olduğu İstanbul’dan bazen 30-40 kişi birden Haydarpaşa Garı’nda toplanırdık. Haftada iki kez (yanlış hatırlamıyorsam Pazar ve Perşembe günleri) kalkan İstanbul-Bağdat Toros Ekspresi’ne doluşurduk. Öğrenci gruplarımızın çoğu trenle Musul’a kadar gider, oradan karayolu ile Telafer’e, Erbil’e, Kerkük ve Tuzhurmatu’ya ulaşırdık. Sabahleyin 9.00-10.00 sularında hareket eden Toros Ekspresine yetişmek için erkenden Haydarpaşa’da hazır olmak gerekirdi. Bu seyahatlerde en kalabalık grubu da Kerküklü öğrenciler oluştururdu.

 

Toros Ekspresi akşam 20.00 sularında Ankara’ya varınca, oradan da 15-20 dolayında Türkmen öğrenci binerdi. Böylece ekibimiz iyice zenginleşirdi. Toros Ekspresinde birinci, ikinci ve üçüncü derece yataklı vagonlar vardı. Bu vagonlar bize göre gayet konforlu idi. Akşamları kondoktor gelip yatakları açar, herkes pijamasını giyer yatardı. Birinci derece tek, ikinci derece iki, üçüncü derece ise üç kişilikti. Bunlarda ayrıca el yıkamak ve tıraş olmak için lavabo bile vardı. Ancak bizler hepimiz bir arada olabilmek için çoğu kez yataksız mevkide, otobüs gibi sıra sıra dizilen ve tahtadan oluşan bankoları olan vagonları tercih ederdik.

O zamanlar henüz Irak ve Türkiye arasında uçak seyahati yoktu. Otobüs seyahatleri de hiç yapılmazdı. Zaten karayolları o tarihlerde iyi evsafta değildi. En güvenli ve konforlu seyahatler, İstanbul-Bağdat arasında çalışan Toros Ekspresi ile yapılıyordu. Kömür ile çalışan ve siyah dumanlar çıkararak yol alan bu trenlerin renkleri de kapkaraydı. Adına belki de bu yüzden kara tren denilen bu araç ile seyahatler üç gün üç gece sürerdi. Bazen uzun uzun öten bu trenin çıkardığı siyah dumanlardan herkes bir miktar nasibini alırdı; yüzümüze ve gözümüze her seyahatte siyah islerden oluşan lekeler isabet ederdi. Şimdi düşünüyorum da, üç gün üç gece seyahate nasıl tahammül etmişiz, doğrusu şaşırıyorum. Belki de birlikte seyahat etmenin verdiği heyecanla, yolun uzunluğunu ve yorgunluğunu hiç kimse umursamazdı.    

 

Yol boyunca çeşitli oyunlar, fıkralar ve şakalaşmalar yanında, bazen bağlama sazı, ud veya cümbüş, bir de darbuka eşliğinde türkü ve hoyratlar okunurdu. Her zaman da aramızda mutlaka sesi güzel olan arkadaşlar olurdu. Bazen de koro halinde hem türküler, hem de Türk sanat müziği şarkılarından fasıl yapılırdı. Uykusu gelen arkadaşlar, bankolara uzanır demlenirlerdi. Ancak uyku ne gezer; oyunlar, türküler, gürültü ve şamata arasında uyumanın imkânı olmazdı.  

 

Havaların sıcaklığından dolayı trenin bütün pencere camları sonuna kadar açık olarak yol alınırdı. Gündüzün bozkır sıcağından sonra, demir gıcırtıları ve gürültüleri arasında ilerleyen katarımızın içine, geceleri püfür püfür esen serin rüzgârı doluştukça, gözümüz gönlümüz açılırdı. Anadolu coğrafyasının en sıcak bölgesini oluşturan Suriye ve Irak sınırları arasında bazen ıssız bir yerde sakin duran trenin penceresinden dışarıya bakarken koyu ve katran gibi zifirî karanlık bile görülmeye değerdi. Hele bir de her zaman açık olan gökyüzüne baktığınızda, en gizemli ve en çekici görüntüsü ile karşılaşırdık. Gökyüzünde pırıl pırıl ışıldayan, simsiyah bir fonda parlayan yıldızların seyrine, doğrusu doyum olmazdı. Bu manzarayı ışıklı şehirlerin gecelerinde görmek mümkün olmadığı için, pek çok insan bu manzaranın etkisini hayal ederek anlayamaz.    

 

Tren yol boyunca geçilen bazı ana istasyonlarda kısa süre durur ve hareket ederdi. Ancak bazen kimi istasyonlarda uzun süre beklerdi. Özellikle Gaziantep’in Fevzipaşa kasabasında bazen çok uzun süre bekleme yapardı. Fevzipaşa’da trenin birkaç vagonu açılır ve başka bir lokomotife bağlanırdı. Bu vagonlar Halep’e giderdi. Bu arada Halep’ten de Fevzipaşa’ya gelecek tren beklenirdi. Tren erken gelirse Toros Ekspresine bağlanır ve yola devam edilirdi. Bu süre zarfında bizler de mecburen Fevzipaşa’da beklemek zorundaydık. Bu yüzden kasabayı dolaşır, vakit geçirirdik.

 

Fevzipaşa küçük bir kasaba olduğu için, tren istasyonu buraya büyük bir canlılık kazandırmıştı. Tren yolu açıldıktan sonra burası Gaziantep, Malatya ve Halep gibi gelişmiş kentlerin yol kavşağında yer alan önemli bir demiryolu ağının ulaşım merkezi olmuştu. Kasabada büyük bir çınar ağacının yanında güzel köy kahveleri vardı. Serinde otururken hem çaylarımızı içer, hem de domino ile aznif veya tavla oynardık. Bazen de oyunlarımızı ve sohbetlerimizi bu kahvelerde sürdürür, yörenin kebaplarını yerdik. Bir seferinde hiç unutmam, tren 6-7 saat rötar yapınca Fevzipaşa’nın tek olan yazlık açık hava sinemasında Türk filmi seyretmiştik. Trenin hareket saati yaklaşınca düdüğünü uzun uzun öttürürdü. Kasabanın tamamında rahatlıkla duyulan bu sesle yolcular toparlanır trene binerlerdi.

 

Sıla Kerkük

Suriye-Irak sınırına paralel giden tren Irak sınırına gelince Tel-Köçek istasyonunda Telaferli arkadaşlarımız inerdi. Burası Telafer’e 70 km uzaklıkta idi. Telaferli öğrenciler bazen Hukne veya Kesik(Köprü) istasyonlarında inerlerdi. Buradan Telafer’e mesafe 20-30 km idi. Pikaplarla buraya gelen öğrencilerin akraba ve yakınları, onları alır Telafer’e karayolu ile götürürlerdi. Bu arkadaşlar İstanbul’dan ailelerine telgraflarla geleceklerini bildirdikleri için, onların aileleri bu istasyonlarda beklerlerdi. Yoluna devam eden Toros Ekspresi geç saatlerde Musul’a varırdı. Aslında gece yarısına doğru saat 23.00’te ulaşması gerekirken, bazen sabaha doğru 02.00-03.00 sularında vardığı olurdu.

 

Bu durumlarda sabaha kadar bekler, gün ağardıktan sonra Erbil’e ve Kerkük’e doğru taksilerle yola koyulurduk. O zamanlar kuzeyde terör olayları olduğu için, karanlık çökünce Musul-Kerkük karayolu kapanır, kontrol noktalarında yolculuğa müsaade edilmezdi. Sadece gündüzleri yola çıkılmasına izin verilirdi. Bazı arkadaşlar, özledikleri Kerkük kelle-küpesini tatmak için, Musul’da erken saatlerde açılan kelle-paça lokantalarına giderdi. Bir seferinde ben de Musul’da yemiştim. Fakat Kerkük kelle-küpesinin tadını vermediği için, bu işe bir daha heveslenmedim. Nasıl olsa Kerkük’e yaklaşmışız, artık herkesin ailesi, Türkiye’den gelen çocuklarının özledikleri yemekleri yaparlardı.  

 

Yolculuğumuz Musul’dan itibaren karayolu ile devam ederdi. Yolculuğun giderek daha fazla heyecan veren bölümü başlamıştır artık.  Önce güzelim Türkmen şehri Erbil’in tarihî kalesi ile selamlaşırdık. Erbil Atabeyi Muzaffereddin Gökbörü döneminden kalma tuğla desenli Çöl Minaresi ’ine merhaba demeden olmazdı. Erbil’den geçtikten sonra Küçük Zap suyu üzerinde yer alan Türkmen kasabası Altunköprü’de mutlaka mola verilirdi. Buradaki en büyük keyfimiz, yörede çinni denilen sırlı toprak kâselerde içine buz parçaları konan ve koyun yoğurdundan yapılan soğuk ayranları kafamıza dikmekti.

 

Altunköprü’den itibaren Kerkük’e kavuşma heyecanı başlardı. Azıcık engebeli ve alçacık tepeli yolları aştıktan sonra Kerkük’e yaklaştığımızı, petrol şirketinin artık gazlarının yanan lavlarından anlamak mümkündü. Böylece Kerkük’e kavuşma heyecanımız doruk noktaya çıkardı. İşte karşımızda bütün güzelliğiyle ve bütün ihtişamıyla Türkmen yurdu Kerkük…

Çocukluğumuzun cennetine, aşkımıza, sevdamıza, annemize-babamıza, kardeşlerimize, mahalle ve okul arkadaşlarımıza kavuşuyoruz artık. Kerkük’ün tarihi kalesi, anıtları, mahalleleri ve sokakları ile bizim olan, bizden olan mübarek ve aziz kentimiz… Hasasu ırmağının ikiye böldüğü Kerkük’ün önce Korya Yakasına girilirdi. Ahmet Ağa Kahvesi, Korya Bazarı, Cirit Meydanı, Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz’in hatırası, Aziziye de denilen Kerkük Kışlası, Mecidiye Bahçesi, Bayat Kahvesi, Atlas Caddesi ve Sineması gezdiğimiz, dolaştığız, girdiğimiz ve oturduğumuz yerler…

 

Buradan köprü üzerinden geçilen ve tarihî kalenin de yer aldığı Eski Yaka… Kerkük’ün en eski dokusunun oluştuğu mahalleler, Aşağı Bazar (çarşı) veya Büyük Bazar, kazancılar, yemeniciler, helvacılar ve diğer esnaf dükkânları, Kayseri denilen kapalı çarşılar, hanlar, hamamlar, kahveler, Kırdarlar Camii, Nakışlı Minare Camii ve mescitler, hamamlar, geleneksel Kerkük evlerinin yer aldığı semtler, oynadığımız sokaklar buradadır. Çay mahallesi, Musalla, Çukur ve Piryâdî mahalleleri, Aslan Yuvası kahvesi ve her şey önümüzde. Hepsi dost ve aşina yüzler, duyduğumuz birbirinden tatlı sözler arasında, adım başı selamlaşarak, hal hatır sorarak dolaştığımız, alış veriş yaptığımız çarşı pazar esnafı arasındayız.

 

Yaz mevsimi çarşıya gelen meyve ve sebzelerin sadece manzarası bile insanı doyurur bollukta idi. Evlere sandıklar dolusu kokulu kavunlar alınırdı. Kahvaltıdan önce herkes ayaküstü bir iki kavun atıştırırdı. Bu kadar yıl önce yediğim bu kavunların tadını hâlâ unutamadığımı itirafa etmeliyim. Bal lezzetindeki incirler sepetler içinde gelirdi. Bazen 30-40 kiloyu bulan karpuzlarla fotoğraf çekenler olurdu. Büyük bakraçlar veya kazanlarda satılan 10-15 kilo ağırlığında koyun yoğurtlarını, tepsiler içinde sunulan gâmış (kömüş, manda) kaymağını satın almak üzere, sabahleyin saat 9-10’da çarşıya gelenler avuçlarını yalarlardı.  Sabahın gün ağarmasıyla birlikte çarşıya dolan mallardan saat 11.00’de eser kalmazdı. Erken kalkanların rızkı bol olur hikmetine ben de inanan biriyim. Bunu Kerkük çarşılarında dolaşınca hissedebilirsiniz.

 

Akşamları eski okul arkadaşları ile buluşurduk. Ortaokulda, lisede beraber okuduğumuz veya mahalleden olan arkadaşlarımızla buluşmak için, yazın gündüz sıcaklarının geçmesi ve akşam serinliğinin başlaması ile birlikte dışarı fırlardık. Akşam programlarımız hep aynıydı. Erkekler akşamları dışarıda bir şeyler atıştırırlardı. Biz de malum program gereği akşam ya Seyid Aziz’de veya Nevzat Sandviççide menümüzü alırdık. Kıymalı, patates çaplı yahut rost (rosto) denilen sandviç ile pepsi kola en büyük konforumuzdu. Ardından arkadaşlarla yazlık sinemalarda oynayan en yeni Amerikan filmlerini seyrederdik. Yeni bir film yoksa Bayat kahvesinin yine yazlık kısmında veya Aslan Yuvasının arka bahçesinde arkadaşlarla oyun oynardık.

Yaz gecelerinin sohbetleri geç saatlere kadar sürerdi. Kimse eve gitmek istemezdi. Arkadaşlarla eski günlerimizi konuşur, vakit geçirirdik. Lise çağlarında okul dönüşü bisiklet turlarımızı hatırlardık. Kız liselerinin etrafında da bazen bir iki tur atılırdı. Her arkadaşın malum bir sevgilisi vardı. Galip Erdem ağabeyim tabiriyle henüz başta aklın olmadığı o çağlarda, romantik hayal içinde yaşayan, sevgili diye seçtiği kızla henüz bir kelime konuşmadan aşık olup bulutların üzerinde yüzen, uyanık geçinen saf ve temiz pek çok arkadaşımız vardı.

 

Lise çağlarındaki kızlar ise, galiba erkeklerden daha akıllı ve uyanıktı. Öyle kaş göz arasında gönül veren, ama zinhar yüz vermeyen kızların bir kısmı, bazı arkadaşlarımızı deli abdala çeviren cins tiplerdi. Herkesin bir “hubbu” vardı. Arapça olan bu kelime “sevgilisi, aşkı” anlamına gelirdi. Çoğu hayalî aşk hikâyeleri yüzünden kahvelerde geç saatlere kadar vakit geçirirdik. Gecenin ıssızlığı içinde hoparlörlerden yayılan Zeki Müren şarkıları da işin tuzu, biberi olurdu. Şarkılar aşk senaryolarını müzikallere dönüştürürdü:

Uzun yıllar bekledim hakikat oldu rüyam

Koklamaya kıyamam benim güzel manolyam

 

veya:

Rüzgârlara kapılmış kuru yaprak misali
Gözlerimden gitmiyor nazlı yârin hayali
Gurbet gurbet

Gurbet yolu

Hasret dolu
Ah gurbet gurbet

 

Yalnızım bu ellerde içim hasret doludur
Kimsesizim dertliyim yolum gurbet yoludur
Gurbet gurbet

 

Dertli âşık ne diyebilir ki, Abdullah Yüce’nin şarkısından başka:

 

Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm?

 

Türkçeye hasret olduğumuz için Türkiye’den gelen plak ve bantları dinlemek hoşumuza giderdi. Abdullah Yüce, Müzeyyen Senar, Muzaffer Akgün ve Nezahat Bayram’ın okudukları parçalar, yaz gecelerimizin sessizliğini dolduran ezgilerdi. Bir de Abdülvahit Küzecioğlu’nun davudî sesiyle karanlığı yırtan Segâh gazeli ve ardından Beşirî hoyratları dinlemek kime nasip olabilir:

 

Şu vadi-yi âlemde garibem vatanım yok

 

Böyle bir şehirde saatlerin, günlerin nasıl geçtiğini anlamak ve böyle bir şehre doymak mümkün müdür?

 

Edebiyat ve Kültür Sohbetleri

Kerkük Katliamı’nın patlak verdiği 14 Temmuz 1959’dan sonra, romantik aşk sohbetleri, yerini yavaş yavaş milliyetçik mücadelesine hazırlanma sohbetlerine bıraktı. Lisenin ilk yıllarında Kerkük’te başlayan etnik çatışmalardan dolayı gündemimizi, gece gündüz memleket meseleleri ve Kerkük aşkı oluşturmaya başladı. Artık aşkımız, sevdamız ve merakımız hubb-i vatana (vatan aşkına, vatan sevgisine) dönüştü.

 

Bu sebepten dolayı sohbet ve görüşmelerimizi millî meselelere hasretmeye başladık. Türkmenlerin millî davasını gütmek için, ciddî fikir ve düşünce kitaplarını okuyor ve kendi aramızda tartışıyorduk. Namık Kemal, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Hüseyin Namık Orkun, Nihal Atsız ve Arif Nihat Asya gibi vatan, millet ve bayrak sevgisi aşılayan şair, yazar, düşünür ve tarihçilerin eserleriyle besleniyorduk. Ayrıca yaşça bizden büyük olan edebiyat ve fikir adamları ile görüşüp sohbet ediyor ve bunlardan yararlanmaya çalışıyorduk. Bu arada milliyetçilik meseleleri ile ilgili beynimizi meşgul eden hususları konuşup tartışıyorduk. Şehrimizde millî ve manevî gıdalarımızı sağlayan ağabeylerimiz vardı.

 

Türkiye’ye geldikten sonra da, Kerkük’e her gidişimizde değerli edebiyatçı ve vatansever büyüklerimizin bizi irşat eden sohbetlerine koşardık. Ayrıca Kerkük o tarihlerde kıymetli şahsiyetlere sahipti. Onların sohbetleri ve edebî görüşleri pek cazibeli idi. Özellikle babam Celil Saatçi’nin Atlas Caddesi üzerinde bulunan Atlas Garajı’ndaki çalışma bürosunda her Cuma sabahı edebiyatçı, şair, yazar ve edebiyatsever kıymetli şahsiyetler toplanırdı. Bu toplantılara katılan seçkin şahsiyetler arasında Mehmet Sadık, Esat Naib, Tevfik Celal Orhan, Abdülhakim Mustafa Rejioğlu, Reşit Kâzım Beyatlı, İzzettin Abdi Beyatlı, Ata Terzibaşı, Mustafa Gökkaya ve İzzet Barmaksız (Parmaksız) ilk akla gelen isimlerdi. Burada edebî tartışmalar, kültür sohbetleri, karşılıklı şiir okumaları ve bazen hoyrat ve makam konularında musiki sohbetleri yapılırdı. Hatta bazen toplantılara katılan ses sanatçıları, canlı olarak musiki icra ederlerdi. Özellikle Osman Teplebaş ve Sıdık Bende Gafur gibi renkli folklorik ses ustaları canlı performans sergilerlerdi. Cuma namazına kadar süren edebiyat, sanat ve kültür ortamında bulunmaktan ve onları zevkle dinlemekten sonsuz haz duyardım. 

 

Kerkük’ün bilinen bu kültür adamlarının kendilerine göre sohbet toplulukları ve yerleri vardı. Öncelikle Ata Terzibaşı’nın Mecidiye Kahvesinin bitişiğindeki avukatlık yazıhanesi, başlıca edebiyatçıların uğrak yeri idi. Atlas Caddesinde ise pek çok edebiyat sohbetlerinin yapıldığı merkezler vardı. Bir başka sohbet yeri ise en çok okul müdürleri, öğretmenler ve birçok entelektüelin oturduğu adı önceleri 14 Temmuz Kahvesi ve daha sonra Sadi Çayhanesi olan kahve idi. Yine Atlas Caddesinde Bayat Kahvesi, Mehmet İzzet Hattat’ın hat ve resim atölyesi ve Mustafa Gökkaya’nın dükkânı gibi merkezler, edebî sohbetlerin, çeşitli memleket meselelerinin konuşulup tartışıldığı yerlerdi.

 

Arkadaşlarla birlikte kahvelerde görüştüğümüz başka şahsiyetlerle sohbet edilirdi. Özellikle Tuzhurmatu’dan gelen Ali Marufoğlu ve Hayrullah Bellev gibi değerli şair yazarlar, gençleri sohbetlerinden mahrum bırakmazlardı. Kerkük’ün, Kifri ve Tuzhurmatu’nun yetiştirdiği münevverlerden konuşma-tartışma adabı ve görgüleri öğrenme fırsatımız olurdu. Bu kuşaktan sonra gelen kuşağa mensup daha birçok öğretmen, yazar-çizer sanatçı dostlar, sohbet ehli entelektüel kişiler de alt grupları oluştururdu. Edebiyat toplulukları arasında edebî tenkit, hitap ve bazen karşılıklı mülatafanın en güzel örneklerine bu dost meclislerinde tanık olmak mümkündü. 

 

Kerkük’ün bu doyumsuz ortamında görmeye alıştığımız arkadaşlarımız da, gerçekten memleketimizin kimliğini zenginleştiren birer renklerdi. Bu değerli insanlarla mülaki olmak, vatanla bütünleşmek anlamına gelirdi. Dikta rejimi yüzünden uzun yıllar Kerkük’ten cüda kalmak, bizim için büyük üzüntü ve elem kaynağı olmuştu. 2003 yılında devrilen dikta rejiminden sonra, ilk işimiz hasretiyle kavrulduğumuz memleketimizi ziyaret etmek oldu. Daha sonra da birkaç kez sıla özlemini gidermek ve yine Kerkük’e kavuşmak heyecanını yaşamağı yüce Allah bizlere nasip eyledi.

 

Kerkük’ü gezerken, sokaklarını dolaşırken, eski mekânları ziyaret ederken, hep burnumuzun kemikleri sızladı. Ter ü taze olarak bıraktığımız sevgilinin saçları ağarmış ve dişleri dökülmüştü. Hem de bastona yaslanarak yürüyen bir Kerkük’ü görmek, elbette ki elem verici idi. Ancak Kerkük bizim için yine de bütün güzelliğiyle Kerkük’tü. Çünkü o içimizde hâlâ taze bir yar idi; onun sevgisi hüznümüzü de, burukluğumuzu da giderecek güçte idi.

 

Ne var ki Kerkük’ün eski değerlerinden, dost meclislerimizin şakrak bülbüllerinden, mülaki olduğumuz ahbaplardan, birlikte oynadığımız mahalle arkadaşlarımızdan eser yoktu. En büyük üzüntümüz sevdiklerimizin olmayışı idi. Kerkük aşkı ile bütünleşen, anıları ile hemhal olduğumuz ve birlikte yaşadığımız can dostlarımızın çoğu toprak olmuştu. 

 

Şair Musullu Hafız Basirî aşağıdaki iki dizeyi sanki bizim için söylemiş:

 

Vatanın zevki mülakat-ı ehibba iledir

Bi-mülakat-ı ehibba vatanı neyleyeyim