Buradasınız

Ata Terzibaşı’yı Minnetle Anıyoruz

Irak Türküyüm diyen herkesin Ata Terzibaşı’ya minnet borcu vardır. Çünkü Terzibaşı bu mazlum milletin tarihini, kültürünü, örf, adetlerini ve edebiyatını başta Türk dünyası ve arkasından Arap dünyası ve tüm dünyaya tanıtabilen ilk mücahitlerden biriydi.

Kerkük Vakfı olarak merhum üstadımızın vefatının kırkıncı günü yaptığımız anı toplantısında yaptığım konuşmaya şöyle başlamıştım:

“İnsan için hayatta, millet ve memleketine hizmet etmek gibi şerefli ve kutsal bir vazife yoktur sanırım. Bunu her zaman bir vazife bilerek yapmakla büyük bir zevk duyan insanlar, bahtiyar ve mesutturlar.

Millet ve memleket uğrunda emelsiz ve riyasız olarak yapılan hizmet, hizmetlerin en büyüğü ve en tatlısı sayılır. Bunu yaparken insan, derin bir huzur ve sonsuz bir neşe içinde yaşar. Halka hizmetten zevk alan insanlar halktan her hangi bir karşılık beklememelidir ve beklemede de hakları yoktur. Çünkü insan için hayatta en büyük arzu, milletini mesut ve müreffeh görmek gayesi olmalıdır. Zaten millettin saadeti ferdin saadeti demektir.”

Burada hazır olanlardan bir alkış istedim. Hayretle bakanlar da oldu doğrusu, çünkü bu sözlerin 57 yıl önce Ata Terzibaşı tarafından söylenmiş olduğunu belki bilmiyorlardı. Terzibaşı bu sözleri 24 Şubat 1959 tarihinde BEŞİR gazetesinin Türkçe bölümünde bir başyazı olarak kaleme almış ve bu yolun yolcularına yol göstermişti.

Ben de Terzibaşı üstadımızı o zamanlar tanıdım ve feyz aldım. Lise öğrencileri olarak millî değerlere hizmet etmeyi şiar edinen o genç avukatların çıkardığı Beşir gazetesinde lojistik hizmet veriyor ve onlara yakın olmanın hazzını yaşıyorduk.

Fakülteyi bitirip yazıhanesinde kültür ve edebiyat sofralarına katılınca ondan çok şey öğrenenlerden oldum. Yaptığım tüm çalışmaları kendisine gösterir ne diyeceğini zevkle, biraz da heyecanla beklerdim. Türk Tarihine giriş tercüme kitabımızın hazırlanması döneminde bugünkü teknolojik imkânlar bulunmadığı için el yazısı ve 350 büyük boy sayfadan oluşan çalışmayı satır satır okuyarak çok kıymetli notlar düşmüştü. Bazı terimlerin Arapça olarak hangi alternatiflerle yazılabileceğini de not düşerek düzeltmeler yapmıştı.[1]

Türk dili ve kültürüne vukufunu herkes bilir. Ancak o Arapça da bir otorite idi. Arap dünyasının saygın dergi ve gazetelerinde yazıları çıkardı. Arap diline saygı ile yaklaşan biriydi. Bir seferinde Arap dilinin mucize kabilinden olduğunu anlatıyordu bana ve bir misal vermek lüzumunu hissetti. Şöyle ki İslamiyetin ilk yayılma yıllarında çölden gelen bir Arap, Medine’ye gelmiş ve tesadüfen Kuran okunan bir yere uğramış. Müslüman olmayan bu zat:

فأصدع بما تؤمر وأعرض عن المشركين

Ayet-i kerimesini duyunca secdeye kapanmış, bu insan kelamı değildir diye dilin belagetinden hidayete nail olmuştur.[2]

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Ata Terzibaşı bir ekoldür. Yirminci asrın yarılarında Türkmen fikir ve edebiyat hareketi bir nevi Rönesans yaşamaya başlamıştı. Yeni akımlara kapılan şiir ve düz yazı yazarlarımız gün geçtikçe çoğalıyor ve bilimsel çalışmalar da hız kazanıyordu. İşte tam bu sırada medeniyetin ve edebiyatın ciddi doruklarına ulaşan Terzibaşı, tekâmülün sadece medeniyetle değil, onun yanında milli kültür ve harsla perçinleşmesi gerektiğini görmüş, ilklerde sayılan folklor çalışmalarını başlatmıştı.

Ata Terzibaşı analitik düşünen ve konuşan bir siyasetçi ve edebiyatçıydı. 2003 yılında Saddam rejimi düşünce hemen Kerkük’e gittiğimizde ilk uğrak yerlerimizden biri onun evi idi. Evine her gün onlarca genç uğruyor ve onu saygıyla dinliyorlardı.

Bir seferinde bir kaç kişi onun huzurunda idik. Kerkük’ün geleceği ve Irak’ın gelecek manzarasını çiziyordu. Irak’ın bölünmez bütünlüğü konusunda ikiyüzlü davranışların olabileceğinin altını çiziyordu. Daha o zamanlar bu konular gündeme gelmemişken dedi ki:

“Irak’ın kuzeyi ülkeden ayrılamaz diyen batılı ülkeler, gün gelir bu bölgede petrol üretimi ve ihracatı başlar, Kerkük petrolüne göz konur ve bir oldubittiye getirilerek o karşı çıkan ülkeler Erbil’de konsolosluklar açar ve bir devlet haline geldiklerinde bu ürünlere talip olanlar onları hemen tanıyabilir.”

Uzak görüşlü ve geleceği görebilmek için elde olan verileri iyi analiz eden üstadımız sonradan gelişmeler aynen söylediği gibi çıkınca acı acı tebessüm ediyordu.

31 Mart 2016 tarihinde hakka yürüyen üstadımızın talebeleri bu yolu aydınlatmaya devam etmelidirler. İşte ancak o zaman o minnet duygusunun borcu az olsa

 

[1] Yılmaz Öztuna’dan Arapçaya tercüme edilen bu kitap seneler sonra 2005 yılında Beyrut’ta basılmıştır.

[2] Hicr Suresi, 94.Âyet: “Sana emrolunanı açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir”