Buradasınız

Edebiyatın Büyük Kapısından Giren Küçük Yazar: İlâf Köprülü

Edebiyatın Büyük Kapısından Giren Küçük Yazar: İlâf Köprülü Mehmet Ömer KAZANCI “Kudde ile Konçuy” başlıklı bir hikâye vardır, okumuş musunuz bilmem? Okumayanlara şiddetle tavsiye ederim. “Kardaşlık” dergisinin 75. sayısında (2017) ve daha sonra Kardeş Kalemler dergisinin 136. sayısında (2018) yayınlanmıştır. Ben okuduktan sonra, sersem olmuş, başım dönmeye başlamıştı. Çağdaş hikâyeciliğin tüm unsurlarını içermesini bir yana bırakın, kurgu tarafı ağır basan destanî bir hikâye gibi görünse de, içerdiği simge ve göndermelerle bitmez tükenmez bir aşk hikâyesi, bizi, davamızı yakından ilgilendiren bir aşk hikâyesi. Hikâyede, tarihimizin önemli kahramanlarından biri olan ve Kudde adı verilen Kürşad, Ötüken yaylasında ava çıkmıştır. Ay yüzlü, güzel Koncuy adında bir kızla karşılaşır. İki genç ilk bakıştan birbirlerine gönül tutuştururlar. Orhun Irmağının kenarında gerçekleşen bir diğer karşılaşmada, iki genç sazlı ve sözlü olarak Kerkük’ün meşhur “men seni sevmişem allam allam” türküsüyle sevdalarını birbirlerine açıklar ve evlenirler. Tanrı dağlarında düğün dernek kurulur. Hikâye, Koncuy’un dilinden yazılan bir dize ile sona erer: “Sen gurbette Ötüken’de savaşan bir Kudde Ben Kerkük’ün küçük kızı ay yüzlü güzel Konçuy” Her bakımdan düşündürücü bir dize… Hikâye, iki sayfalık bir şey, fazla değil. Kim yazmıştır? Okumadan önce yazarın adına bakmış, fakat fazlaca önemsememiştim. Bitirince tekrardan baktım: Edgü Köprülü. Tanımadığım bir Türk yazarı olduğunu içimden geçirdimse de fakat bir türlü kendimi kandıramadım. Çünkü metinde her şey, hikâyenin bir Türkmen yazarı tarafından kaleme alınmış olduğunu gösteriyordu. Kim olabilir diye düşünürken, yazarın adına, hikâyedeki karakterlerin adları da karışıyor, kafamı karıştırıyordu. Nerede duymuşumdur bu adları: Edgü… Kudde… Konçuy… İlkin Konçuy’u yakaladım. Yetmişlerde elime tesadüfen geçen ve döne döne okuduğum Nihal Atsız’ın “Yolların Sonu” kitabında yer alan “Ay Yüzlü Güzel Konçuy” şiiri hatırıma geldi. Kitap hâlâ Kütüphanemde duruyor. Alıp açtım, bir kez daha okudum. Bu kez tadı başkaydı. İçimi kıpır kıpır ediyordu: Mestim bugün aşkınla Ay yüzlü güzel Konçuy Gönlümde esip çınla Ay yüzlü güzel Konçuy Şevkinle serap ettin Aşkınla harap ettin Payında türap ettin Ay yüzlü güzel Konçuy Sensiz yaşamak boştur Birlikte ölüm hoştur Coştum daha çok coştur Ay yüzlü güzel Konçuy Sevginle geçip serden Bildim yaralar nerden Eyvah kara gözlerden Ay yüzlü güzel Konçuy Zulmetteki mahımsın Gönlümdeki ahımsın Ömrümde günahımsın Ay yüzlü güzel Konçuy Lebler sücü bir tas ver Hem neşe ve hem yas ver Hançer mi o kirpikler Ay yüzlü güzel Konçuy? Almış beni albızlar Gönlümde yaran sızlar Kurban sana Atsızlar Ay yüzlü güzel Konçuy Hikâyede de “ay yüzlü güzel Konçuy” diye bir tümce geçmekteydi. Konçuy işte o Konçuy’du. Ay yüzlü bir kız, bir sevgili, bir melek, bir prensesti, tam hikâyede olduğu gibi. Oysa Kudde’nin sırrını çözmek için, sözlüklere başvurmam gerekiyordu. Bu sözcüğün tam bizde kullanılan “kudde”, yani “kendini beğenmiş, kendine güvenen” anlamına geldiğini aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Öğrenince, elimi alnıma doğru götürdüm. Ah ne kadar kalın kafalıymışım diye küfürler savuracak kadar kızmaya başladım kendime. Edgü ise, iyi, güzel, nadir, narin ve nadide gibi bir şey demektir. Bunu internetten öğrendim. Ancak merakımı gideremedi. Çünkü Edgü Köprülü’nün kim olduğunu bildiremiyordu. Bilenler bilir, her ay Türkmen Kardeşlik Ocağına gelen, abone olduğum Kardeş Kalemler dergisini dört gözle beklerim. Geldi mi, açıp okumadan edemem. Ekim 2017 sayısı elime değerken, aynısını yapmıştım. Edgü Köprülü bu kez, dergide yayınlanan “Bu Vatan Sensiz Olmaz” adlı bir hikâyesiyle karşıma çıkıyordu. Dergi Türk Dünyasının her yerinden seçkin örneklere yer verdiği için, yazarların adlarıyla birlikte mensup oldukları ülkelerin de adlarını gösterir. Hikâyenin üstünde “Türkmeneli-Irak” yazılıydı. Demek ki, Edgü Köprülü Iraklıdır, Türkmen’dir. Fakat kimdir. Galiba Türkiye’de yaşayan bir dostumuz. Galiba takma ad kullanmaya başlayan tanınmış bir yazarımız diye bir süre hayaller-tahminler geçirdim. Zira bu hikâye de ötekisi gibi, her bakımdan mükemmeldi. Dili düzgün, üslubu çekici, teması yine davamız ile ilgili: “Saat sabahın beşini gösteriyor, Gülbahar tedirgindir. Eşi Kürşad, Türkmen Kurtuluş Teşkilatı’na katılmak için hazırlık görüyor. Bu teşkilat, gençlerin gizli kurdukları bir teşkilattır. Harekât var, uzun bir zamandan beridir sürmektedir. 1959’den Kerkük’ü ele geçirmek isteyenlere karşı yapılan bir harekettir bu. Sekiz gün sonra Kürşad mavi bayrağa sarılı olarak kapıya şehit getirilir. Oğlu Fırat, büyüyünce, o da yeni bir teşkilat içerisinde yerini alır ve babasının başlattığı mücadeleyi devam ettirir.” Bu hikâyeyi de “Kudde ve Konçuy” adlı hikâye gibi sevmiş ve yazarını daha da merak etmiştim. Edgü Köpürlü… Kim olabilir diye yine kafamı eşelemiş, kurcalamış, yine çıkaramamıştım. Aklımdan hep, edebiyat ortamında adıyla sanıyla tanınan yazarlarımız geçiyordu. Hikâyelere faklı boyutlar kazandıran unsurlar vardı, tecrübeli yazarların canlandırabileceği, tek ve tek onların işleyebileceği. Hikâyelerde güçlü bir anlatım tarzı vardı, diline hâkim olanlara özgü. Sıradan yazarlara veya yeni yola çıkanlara değil... Ne var ki, çok geçmeden medet gelmişti. Kardaşlık dergisinin 77. sayısında (2018) “En Genç Türkmen Yazarı İle Görüşme” adlı bir yazı yayınlanmıştı. İlk soru ve ilk satırlardan Edgü Köpürlü’nün kim olduğu ortaya çıkıyordu. Bir genç yazarımız. Evet, bütün tahminlerimi suya düşüren bir sonuç, Edgü bir genç yazarımız. Bu genç yazarımız tarafından kullanan bir takma ad, bir imza. Oysa asıl adı: İlâf Köprülü: “Asıl adım İlâf Talal Hasan. 25.02.2000 tarihinde Altunköprü’de doğup büyüdüğüm gibi, yine burada yaşamaktayım. Lise 2. sınıfa kadar kasabamdaki Akarsu Kız Lisesi’nde KERKÜK VAKFI okudum. Lise son sınıfı ise Kerkük’teki Barış Kız Lisesi’nde okumaktayım. Kardaşlık’ta yayımlanan ilk hikâyelerimde Edgü takma adını kullanmamın sebebi, okuyucular tarafından merak edilmekti”. Şaşkınlığım artmıştı, bir kat daha dehşete bürünmüştüm. Edgü imzasıyla okuduğum hikâyeler, 17 yaşında olan bir genç kızın yazabileceği türlerden değildi. Derin birikimlere, zengin deneyimlere sahip olan bir kültür insanının (adamının) ürünleriydi. Oysa bu genç kızımız, yolunu, yönünü yeni fark edebilen liseli bir öğrenci. Hâlâ dünyasının arayışı içinde olan bir genç. Fakat öyle değilmiş. O, yolunu erken bulabilmiş, yönünü erken seçebilmiştir. İlk yıllarından, ömrünü milletine, milletinin kültürüne hizmet etmek için adamaya inanmıştır. Okulunun, öğretmenlerinin kendini yönlendirmede, yetiştirip geliştirmede ne denli rolü olmuşsa, kişisel gayret ile de ele geçirerek okuduğu kitapların, takip ettiği dergi ve gazetelerin, internet üzerinden ulaşabildiği yararlı bilgilerin, bir o kadar önemli payı olmuştur. Zaten kişisel rağbet olmadı ise, bir insanı yetiştirmek, hele edebiyat alanında yetiştirmek, mutlaka ve mutlaka mümkün olamaz. Edebiyat dünyasına atılan ilk adım da kuşkusuz ki, dil etabından geçer. Edgü de yani İlâf da ilkin diline, dilinin güzelliklerine, özelliklerine, inceliklerine varmak için, yalnız okul kitaplarından değil, gereken bütün yolları denemiş ve en iyi bir şekilde yararlanmaya çalışmıştır: “Türkçeyi öğrenmemde Türkmen okullarının etkisi var elbette. Ancak Türkçemi geliştirmemde nadir bulduğum birtakım kitapların, internet üzerinden okuduğum edebi yazıların, şiirlerin, makalelerin ve bir takım Türkçe film ve şarkı sözlerinin etkisi çok büyük” Daha fazla okumak, daha fazla araştırmak, incelemek, daha fazla bilgi edinmeyi sağlar kuşkusuz. Dilinizi öğrenmek yolunda attığı nız adımların, size tarihinizi, edebiyatınızı, kültürünüzü her yanıyla tanıtmaya yol açabilir. Bunu İlâf Köprülü’ün tecrübelerinden sezmek işten bile değildir. Hikâyelerinin her birinde, uzak veya yakın tarihimizden esinlenerek alınan unsurlar bulunmaktadır. Gözlerden kaçamayan. Fakat bunlar, tarihi bir pota içerinde değil, tatlı bir hayal çerçevesi içerisinde okurların önüne çıkarılmaktadır. Yukarıda sözünü ettiğimiz “Kudde ve Konçuy” ile “Bu Vatan Sensiz Olmaz” hikâyelerinden bunu çıkarmayanlar, “Kerkük’teki Küçük Kıyamet” (Kardaşlık, sayı: 83, 2019) hikâyesinden çıkaracaklarından eminim: Hikâyede: “ Kerkük’te kuraklıktan, sıcaklıktan tarlalarda önü alınamaz geniş yangınlar çıkar. 74 senesinin Mayıs ayının 15’inden başlar bu olay. O günden itibaren 250 kişinin hayatına mal olur ve daha fazlasının da hayatına mal olmaya devam eder. Halk İstanbul’a olayı bildirmek için Padişah Abdülmecit’e hitaben bir mektup yazmaya karar verir. Bu sırada büyüyen yangınların korkusundan herkes, Kerkük’ün ileri gelenlerinin talimatına göre, sığınaklarda saklanmaya başlar. Bir akşamüstü gökyüzünde bir ışıltı görünür. Işıltı büyüyor git gide. Kerkük’e doğru akmaya başlar, arkasından top tüfek seslerini andıran sesler duyulur. Halk paniğe kapılır. Ne oldu ne oluyor bilmez. Koşar tapınaklara kapanır. Dualar, yalvarmalar, yakarışlar. Aniden gökyüzünden akan ışık durur ve eşliğinde gelen o korkunç sesler de kesilir. Tanrı kullarının haline acıyarak, onları o sıcaklık ve kuraklıktan bir meteor yağmuruyla kurtarmıştır”. Bu hikâyede de rumuzlar vardır. Kolay anlaşılmayan. Olay 74 senesinin 14 Mayıs ayından başlıyor. 250 kişinin hayatına mal oluyor. Halk, Sultan Abdülmecit’e konu ile ilgili bir mektup yazmayı düşünüyor. Çoraklık var yangın var Kerkük’te. Halk tedirginlik içinde, korku içinde. Bu korkuyla o tedirginlik bir meteor yağmuruyla bitiyor. Bu rumuzları çözmek geniş bir kültüre sahip olmayı gerektirir. Bu kültür İlaf Köprülü’de var mıdır? Elbette vardır. Olmasaydı, hikâyelerine yansımazdı. Buna kanmış ve daha parlak bir gelecek vaat ettiğine ve daha güzel çalışmalara imza atabileceğine derinden inanmıştım. Bu nedenlerden dolayı İlâf Köprülü’yü “kafama takmıştım”. 2018’in Mayıs ayında, her yıl Avrasya Yazarlar Birliği tarafından düzenlenen Kaşgarlı Mahmut hikâye yarışmasının haberi, değerli dostumuz Yakup Ömeroğlu’dan bir mail yoluyla gelmişti. Mailde Ömeroğlu şöyle diyordu: “Kaşgarlı Mahmut Hikâye Yarışması için dokümanları mail adresinize gönderdim. Yarışmayı geçmişte olduğu gibi bu yıl da birlikte yapabilirsek çok sevinirim.” Kaşgarlı Mahmut hikâye yarışması Türk dünyası genelinde yapılan iki aşamalı bir yarışmadır. Birinci aşamada her ülkeden katılan hikâyeciler kendi aralarında yarışır. Her ülkenin jüri komitesi kendi birincisini seçer. Türk dünyasında derecelendirmeye gönderir. Bu yarışmanın ikinci aşamasıdır. Birkaç ülkeden oluşturulan diğer bir komite, ülkelerinde birinciliği kazanan hikâyeleri yeniden değerlendirir ve Türk dünyası genelinde dereceye girenleri ilan eder. 2018’de yarışmanın beşincisi yapılıyordu. Kardeşlik Ocağında kollarımızı sıvamış, işe başlamıştık. Yarışmayı dergi yoluyla duyurmaya çalıştığımız gibi, iletişim araçlarıyla da yazarlarımıza bildirerek herkesi katılmaya teşvik etmiştik. Bunlar arasında İlâf Köprülü de vardı. Nasıl da olmaz ya. Hani “Kafama takmış” olduğumu söylemişim az önce. Ancak kendisine ulaşmamız, adresini bilmediğimiz için, kolay olmamıştı. Türkmen Eğitimi Müdürlüğünden, Barış Kız Lisesinden ve Eğitim Müdürlüğünün müfettişlerinden sora sora ulaşabildiğimiz İlâf Köprülü, yarışmaya katılan beş yazarımız arasında “Dönmeyen Yolcular” adlı hikâyesiyle yerini almıştı. Daha sonra toplanan değerlendirme komitesi, oy birliğiyle bu hikâyeyi birinciliğe kayık görmüştü. Haberi İlâf Köprülü’ye bildirirken çok sevinmişti. Bu sevinci pekiştiren diğer bir müjde, yine Yakup Ömeroğlu’dan gelmişti. Kasım ayında gönderdiği bir mailde Türk dünyası genelinde dereceye girenlerin adlarını şu şekilde sıralıyordu: 1- Reşit Hanadan-Kosova 2- Ferzene Akbulatova-Başkurtistan 3- Yücel Öztürk-Türkiye 4- İlaf Köprülü-Türkmeneli/Irak Ve hemen arkasından, Kastamonu’da özel bir törende ödüllerin verileceğini bildiriyordu. İlâf Köprülü’yü de bu törende görmekte ısrarlıydı. 2 Aralık’tan başlayarak, İlâf ile kurduğumuz temaslar 20 Aralık’a kadar devam etti. Bu sırada vize problemini halletmek konusundan tutun, bir genç kız olarak tek başına çıktığı uzun bir yolculukta karşılaşabileceği her sıkıntıyı nasıl atlayabileceğine kadar bilgiler veriyor ve dakika dakikasına takip ediyordum. Son mesajını almayınca rahat edemedim: “Merhaba hocam az önce Erbil’e ulaştım, şu anda Altunköprü yolundayım. İyi geceler…”. Bu mesaj İlâf’tan sabah saat üç dolayında gelmişti. Ödülünü almış, evine dönüyordu. Derin bir soluk almış ve içimden “bravo” demiştin “edebiyat hayatının ikinci yılını doldurmamışken, büyük bir başarıya imza attın İlâf, bravo”. Kaşgarlı Mahmut yarışması, sıradan bir yarışma değildir. Türk dünyasının tek ortak hikâye yarışmasıdır. Yarışmaya ilgi, yıldan yıla artmaktadır. Beşincisine 16 ülkeden 250’nin üstünde yazar katılmıştı ve İlâf bunlar arasında mansiyon ödülüne layık görülmüştü. Neden ve nasıl? Çünkü o, yetkin kalemi ve olgun üslubu ile Irak Türkmenlerinin uğradığı en acı dramlardan biri olan Altunköprü soykırımını, Bekdil adında bir kadının yaşamöyküsü üzerinden, vicdanları titretmek için, dünyanın önüne sergiliyordu: “Bekdil hele ilkokul öğrencisi iken, daha önceden kaybettiği babasından sonra, bir gün okuldan dönerken, annesinin vefat ettiği faciasıyla karşılaşıyor. Çok geçmeden baş göz ediliyor. Yani birisiyle evlendiriliyor. Adam Bekdil’e iyi bakıyor, bütün ihtiyaçlarını cömertçe karşılıyor. Dokuz çocuk annesi oluyor. Eşi, bir kalp kriziyle dünyaya veda ederek, Bekdil’i bu çocuklarıyla yalnız bırakıyor. Artık evine ekmek getireni yok. Oturduğu çamur evde çocukları zar zor büyütüyor. Büyük oğlu askerlik çağına geliyor ve annesine “keşke şehit olsam, siz de şehitlik parasıyla bir ev alabilseniz, bu sefaletten kurtulabilseniz” diyerek askerliğe gidiyor. Gidiş o gidiş. Bekdil o şehitlik parasıyla bir ev alıyor. Barınıyorlar. Büyük kızını evlendiriyor. Oğulları için damatlık hayalleri kurmaya başlıyor. Hayat, minnetle de olsa, yüzlerine gülüyor bir az, bir ara. Derken 1991 yılının Ramazan ayının ikinci günü çatıyor. Dağdan inen güçler oturdukları kasabanın Altunköprü’nün etrafını kuşatıyor. Bu kuşatma on gün sürüyor. On birinci gün dikta rejimin barbar askerleri, kasabayı kurtarmak adına, bombardımana tutuyor. Halk arasında bir telaş başlıyor. Herkes can havliyle kasabadan kaçıyor. Bekdil de oğullarından kasabayı terk etmelerini istiyor. Oğulları, yerlerini, yurtlarını ve annelerini yalnız bırakmayı hiç mi hiç düşünmediklerini ısrarla bildiriyorlar. Hatta Kasabada kalan diğer aileler gibi sığınaklara çekilmiyorlar. Rejimin askerleri değişik silah saldırılarıyla kasabaya giriyor. İlkin Türkmen gençlerini topluyor, bir soruşturmadan sonra serbest bırakacaklarını söyleyerek götürüyorlar. Gidiş o gidiş. Bekdil arık ortalıkta deli deli dolaşmakta, oğullarından haber beklemektedir. 28 Mert 1991’de kara bir haber geliyor. Kasabadan alınan tüm gençler hunharca toplu bir halde kurşuna dizilerek şehit edilmişlerdir. Bekdil’in bu dayanılmaz olaya inanası gelmiyor bir türlü. Hep onların hayaliyle yaşıyor. Biri geliyor, biri gediyor gözlerinin önünden. Zamanla çürüyor Bekdil ve ruhunu hep onları düşünerek teslim ediyor. Onun için ölüm bir kuş tüyü kadar hafifti. Gidip “Dönmeyen Yolcular” kervanına katılmak, onun için, bir keyifti.” İlâf Köprülü’nün günümüze kadar, Kardeşlik (Bağdat), Kardaşlık (İstanbul), Kardeş Kalemler (Ankara) ve Türkmeneli (Kerkük) gibi değişik dergilerde yayınlamış olduğu yaklaşık 10 hikâyesini okumuş bulunuyorum. Hiçbirini bitirdikten sonra, zamanımı boş yere harcadığımı hissedemedim. Her hikâyeden ayrı bir tat, ayrı bir zevk aldım. Şurada güçlü bir anlatım, bir ifade tarzı, orada anlatılan olaylarda yaşanan gerçeklerle özel tarihlerin somut ilişkisi, bir diğerinde mekân ve zaman kavramının birbirine karışımı, birbirinde erimesi… Kısacası Türkmen edebiyatında örneğine az rastladığım hikâyeler. İlâf köprülü edebiyata en büyük kapısından giren en küçük yazarımızdır. Hikâyeciliğe çok erken başladığını söylemektedir: “2009 senesinde ilk kısa hikâyelerimi yazmaya başladım. Ama yayımlamadım. Sekiz yıl sonra, yani 2017 yılında Prof. Dr. Suphi Saatçi ile tanıştım. Bana yazarlığın zeminini hazırlamada büyük katkısı ve desteği oldu”. Bundan önce de İlâf, kuşkusuz ki, yaşadığı aile ve eğitim ortamından da benzer desteği görmüştür. Ve sonuç olarak erken yaşta gurur duyduğumuz İlâf köprülü adında usta bir yazarımız yetişmiştir. Şimdi 19 yaşındadır. Tikrit Üniversitesinin Mühendislik Fakültesinde öğrenimine devam etmektedir. Geç de olsa kedisine: hikâyeciliğimize hoş geldiniz diyor ve sizi şevkle romancılığımızda beklediğimizi bildirmek istiyorum. Gözlerimiz yolda…