Buradasınız

Çankaya Köşkü Arşivlerinden Haşim Nahit Erbil’in Lozan Müzakereleri Kapsamındaki Uyarı ve Önerileri

1880 yılında Erbil'de doğan Haşim Nahit 11 basılı kitabı dışında yüzlerce de makale yayınlamıştır. 1909 yılından itibaren yazmaya başlayan Haşim Nahit, makalelerinin çoğunu Irak Türkleri davasını tanıtmaya ve savunmaya ayırmıştı. Ancak ülke meseleleri konusunda da kalemini kullanan Erbil 1962 yılında vefat etmiştir. Kerkük vakfı yayını olarak 2004 yılında İzzettin Kerkük tarafından kaleme alınan " Haşim Nahit Erbil ve Irak Türkleri" eserde yüz yıl önce kaleme aldığı makaleler de yer bulmuştu. Lozan müzakereleri açık bir şekilde başlamadan Lord Curzon ile İsmet Paşa arasında bir yazışmanın olduğunu biliyoruz. Hatta Lord Curzon’un Türk Murahhasına gönderdiği yazının aslını ve tercümesini yıllar önce yayınladığım kitaplarda kamuoyu ve tarihçilere takdim etmiştim. İsmet Paşa’ya bu konularda fikirlerini açıklayan uzmanların olduğunu biliyoruz. Lozan müzakereleri önce genel çerçeve ve işgal kuvvetlerinin çekilmesi ile Birinci Dünya Savaşının etkilerini tartışmakla başlamış, Musul meselesine ancak 23 Ocak 1923 günü sıra gelmiştir. O zamanın emekli Temyiz Mahkemesi üyelerinden Ahmet Nazif de İsmet Paşa’ya bir not göndererek Musul’un hangi gerekçelerle Türkiye Cumhuriyetine bırakılmasının gerektiğini izah etmiştir. 17 Kanuni Sani 1339 ( 17 Ocak 1923) tarihinde yazmış olduğu raporda Abbasî Halifesi Memun’un Kufe taraflarında vaktiyle icra ettirdiği topografik çalışmalarda da Bağdat ile Musul’un değişik coğrafi bölgeler olduğunu açıklamaktadır. Bu konuda en kapsamlı yazı ve önerileri yine Erbil kökenli olan Haşim Nahit kaleme almıştır. Daha açık müzakereler başlamadan ve Paris’te görevi başında iken 6 Kanuni Sani 1339 ( 6 Ocak 1923) tarihinde ve ciddi önerilerle ve argümanlarla dolu yazısı tarihi bir belgedir. Bahsini ettiğimiz gizli yazışmalar kapsamında “ Irak’ta Türkmen Gerçeği” kitabımda belirttiğim gibi Lord Curzon şifahi tartışmalara işaret ederek ilk yazılı notunu 14 Aralık 1922 tarihinde göndermişti. Bu tartışmalardan haberdar olduğunu anladığımız Haşim Nahit’in bu girişimi İsmet Paşa ve Türk heyetine ışık tutmuştur. Bunu sonradan başlayan müzakerelerde ortaya atılmış delilerden anlamış bulunuyoruz. Haşim Nahit Erbil’in memleket meseleleriyle ne kadar ilgili olduğunu yayınladığı yüzlerce makaleden de anlamak mümkündür. Çankaya Köşkü Arşivlerinden de tespit ettiğimiz mektuplarından ne kadar ciddî uyarılarda bulunduğunu da anlaşılıyor. İstanbul- Tepebaşı’nda Bristol Otelinde kaldığında 13 Mart 1939 tarihinde yazdığı mektuba 24.3.1939 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterinin ( o zaman Umumî Kâtip) verdiği cevapta Başbakan Dr. Refik Saydam ile bu konuları görüşmesinin tensip buyurulduğu anlaşılmaktadır. Haşim Nahit’in 22.1.1949 tarihinde zamanın Başbakanı Şemseddin Günaltay’a “ Bütçenin ve Hayat Pahalılığının Yarı Yarıya İndirilmesine Dair” kaleme aldığı yazının aslını da Köşk Arşivlerinde bulunmaktadır. İleri bir tarihte bu ciddî raporun da yayınlanması konuya ışık tutması bakımından önem arz etmektedir. 11.12.1954 tarihinde Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a yazdığı mektupta Kıbrıs’ın Türklüğünü savunmuş ve bir Papazı dinlemiş olan Birleşmiş Milletlerin bir avukat olarak kendisini de dinlemek zorunda olduğunu ifade etmiştir Haşim Nahit’in “ Musul için İngilizlere Verilecek Cevap” başlıklı raporunu Çankaya köşkü Arşivlerinde bulduğumuz zaman heyecanımız kat kat artmıştı. Çünkü Haşim Nahit’in ilk defa olarak el yazısını da görme şansına kavuşmuştuk. Bu raporda dikkatimizi çeken diğer bir husus H. N. Erbil’in kullandığı dilin sadeliği idi. Çağdaş Türkçeye yakın ve o döneme göre arı ve duru olan bu dil, günümüzdeki kuşaktan her okur rahatlıkla anlayabilecek sadeliktedir. Haşim Nahit hakkında en kapsamlı çalışmayı yapan Rahmetli Ağabeyimiz İzzettin Kerkük bu el yazılı belgeyi gördüğünde çok heyecanlanmış ve bu belgeyi mutlaka yayınlamamı da istemişti. Gereken onay prosedürlerini tamamlayınca onun ruhuna ithaf ederek ve her iki dava insanını da rahmet ve minnetle anarak yayınlamayı da bir görev olarak algıladım. (1) Musul için İngilizlere verilecek cevap uharriri: Haşim Nahit 1- Methal 2- Musul’un coğrafi manzarası ve Arabistan 3- Musul ve Arabistan’ın etnografı manzarası 4- Irkî esbap 5- Siyasî esbap 6- Tarihî esbap 7- İktisadî esbap 8- İstatistiğe dair 9- Medenî esbap 10- Netice Mukaddime: Musul vilayetine taalluk eden Türk davasının bütün cihan nazarında meydana konulması için bunu açık bir lisanla söylemek icap eder. Lozan konferansında Musul için davacı sıfatıyla münakaşa eden iki taraf var: Türkiye ve İngiltere. Birincisi “milliyet” prensibine istinaden bu vilayetin Anadolu’dan ayrılamayacağını söylüyor, ikincisi ise bunu Irak krallığı namına benimsiyor. Bütün dünyanın kabul ettiği hukuki bir umde vardır: iki davacı, biri birinin vazife ve salahiyetine taalluk eden bir diyecekleri olur da bunu murafaaya girişmezden evvel söylemezlerse, sonradan söyleseler de mesmuh olmaz. Çünkü murafaaya girişmek, tarafeynin biri birine murafaa salahiyetini kabul etmek demek olur ki bunu sonradan inkâr etmek doğru olmaz. Türk murahhası böyle mütekaddim bir meseleyi ortaya koymuş olmak için diyor ki, insani hukuk nazariyelerine ve ahalinin amik arzularına rağmen İngiltere’nin Irak ahalisi namına olan davacılığını kabul etmiyor. Türk heyetinin bunu şimdiye kadar söylememesi eski diplomasi usulüne tabi oluvermesinden ileri geldi. Mademki bu usul bir taraftan cihanın efkârını tağlit edecek kadar sahte ve bir taraftan bir harbi tevlit edecek kadar fena ve meşumdur. Artık Türk heyeti ne bu usulü ne de bu usul dairesinde söylenmiş şeyleri tanımayarak Musul vilayeti meselesini yeniden teşrih etmek istiyor ve bu ameliyeyi yaparken işin gizli ve kapalı hiçbir tarafını bırakmayacaktır. İngiliz murahhası, Musul vilayetini Arap krallığı ve Araplık namına benimsiyor. Hâlbuki hakikatte sırf İngiltere’nin siyasî ve iktisadî menfaatleri için çalışıyor ve bu uğurda başka milletlerin hak ve hürriyetini istihkar ediyor. Bunun ispatı kolaydır: İngiltere İmparatorluğu Hindistan’ı bir müstemleke haline koyduğu ve Britanya adalarıyla Hindistan arasındaki deniz yolunu Süveyş kanalı ile tesis ettiği günden beri işte bu yolun güzergâhında bulunan Basra körfezine ve Irak’a hulul etmeğe çalışmaktadır. 93 tarihindeki Türk ve Rus muharebesini müteakip eski Osmanlı devleti cenup hududunu takviyeye ve “Fav” boğazını tahkime teşebbüs ettiği zaman İngiltere hükümeti buna mümanaat etmiş ve tahkimata meydan vermemiştir. Basra körfezinden Yemene kadar imtidat eden (2) sevahil Urban’ını bir taraftan teslih ederek Osmanlı devleti aleyhine isyana teşvik etmiş ve bir taraftan bu Urbanı İngiliz nüfuzu altına sokmaya çalışmıştır. Kuveyt şeyhi “Mübarek Al Sabah”ı para ve silah vermek suretiyle kendine celp etmiş ve Kuveyt’i kendi himayesine almıştır. “ Mübarek Al Sabah” ile “İbn-i Sadun”, “İbn-i Reşit” [1]arasındaki muharebeler ve “Necid” kıtasındaki iğtişaşlara daimi bir surette İngiltere hükümeti sebebiyet vermiştir. Osmanlı meşrutiyetinin ilk senelerinde İngiltere devleti “Dicle” nehrinde bir vapur işleten İngiliz “Lench” kumpanyasına- Muhtel hukuklara istinat ederek- Dicle ve Fırat nehirlerinde sefain imtiyazının münhasıran itasını Osmanlı hükümetinden talep etmiş ve zamanın kabinesi üzerinde icra ettiği tazyiklerle bu kabineyi İngiliz matalibini tervice sevk eylemiştir. Türk matbuatında[2] ve Osmanlı meclisi Mebusan'ında şiddetli münakaşalar cereyan etmesi üzerine Kamil Paşa, Hüseyin Hilmi Paşa kabineleri işte bu yüzden sukut etmiştir. “Hindiye” Seddesinin inşası ameliyesinin İngiliz mühendislerine tevdii yine İngiliz hükümeti Osmanlı hükümetinden talep etmiş ve Bab-i Âli üzerinde yaptığı tazyikler neticesinde bir İngiliz mühendisi olan “Wilcocks” u[3] bu işin başına geçirmiştir. Osmanlı hükümetinin resmî dairelerinde mevcut bir sürü vesaikin şehadetiyle sabittir ki İngiltere hükümeti yüz seneye yakın bir zamandan beri her ne şekilde olursa olsun Irak’a hulul etmeğe çalışmıştır. Bunun sebebi de Irak’ın Hindistan tariki üstünde bulunduğuna ilaveten Irak toprağının “Nil” vadisine yüz defa faik olan vasfıyla kuvveyi inbatiyesi, Dicle ve Fırat nehirlerinin bir taraftan münakale ile vasıta olabilmesi ve bir taraftan bunların suyu ile arazinin irvâ ve iskaya imkânı ve nihayet Irak petrollerinin servetidir. İşte bugün Türk murahhasının karşısına çıkan İngiliz murahhası Arap milletinin hukuku namına değil belki bu maddi menfaatler için uğraşıyor. - Irak’ta bir Arap hükümeti mevcut mudur? Irak’ın şimdi tabi olduğu şerait tetkik edilirse görülür ki Irak’ın hâkimiyeti İngiliz ordusuna istinat eden “Perci CoX”un elindedir ve Faysal İngiltere’nin ücretli bir hadimidir[4]. Irak krallığı, Irak kabinesi ve Irak idari teşkilatı hep İngiltere hükümetinin iktisadi gayelerini istihsal için istimal edilen vasıtalardır. Irak’ın müdafaa-i hukuk salahiyetini kim İngilizlere verdi? Irak ahalisi mi İngiliz ordusunu oraya davet ettiler, “Cemiyet-i Akvam” bu ahalinin arzu ve temayulatını tahkik etmiş midir, hürriyetlerine sahip olmayan Irak ahalisine nasıl bir idare istedikleri sorulsa bu mesele kendiliğinden hal edilmiş olur. Türk heyeti İngiliz murahhasının Irak ahalisi namına söz söylemek salahiyetini kabul ettiği için değil şu meseleyi cihanın huzurunda ispat etmiş olmak için Lord Curzon’un bütün iddialarına birer birer cevap verecektir. (3) Coğrafî Esbap Yirminci asrın irfanıyla tenevvür etmiş zihinler için “Arabistan” muayyen bir mefhumdur. Arabistan denince parlak ve yakıcı bir güneş, kızgın ve ıssız kum çölleri, o iklimde yetişen nebatlar, o iklimde yaşayabilen hayvanlar ve nihayet o iklimin meydana getirdiği insan tipi hatıra gelir. Bağdat ve Basra vilayetleri, işte hayat şartları böylece muayyen olan Arabistan’ın bir parçasıdır ki şimalde son hududu “Cebel Himrin”in garp yamaçlarına müntehi olan “Kırfa” çölüdür ( Bu çöl, Osmanlı haritalarında “Ğurfa” kelimesiyle işaret olunmuştur) - Bargirle (beygirle) Irak’ı dolaşmış oldukları iddia edilen İngiliz zabit ve seyyahları acaba bu Kırfa çölünde seyahat etmişler ve orada “serap”ı görmüşler mi? Bu suali sormakla beraber şunu ilave etmelidir: bu çöl, bir Türk kasabası olan “Deli Abbas”ın şimalinde Cebel Himrin’de bulunan “ Sakal Tutan” boğazını uzaktan tahdit eder. İşte bu çöl Arabistan ve Anadolu’nun muhtelif iklimlerini tahdit eden kati bir huduttur ve Türkler “Darwin” ile “Spenser”in tabiat ve iklimler hakkındaki mülahazalarına İngiliz zabitleri kadar vakıftırlar. Musul vilayetinin - iklim itibarıyla- Irak Arabistan’ından bam başka olduğunu kati surette göstermek izahına tevakkuf eder. İklim farkını birinci derecede gösteren “ Fusul-i Erbaa” dır. Basra ve Bağdat havalisi, senenin hemen sekiz ayında sıcaktır. Yazın hararet derecesi ekseriyyen kırkı geçer. Bahar ile son bahar yazdan pek az farklı olmakla beraber kış mevsimi de Musul’un bahar mevsimine muadil bir sıcaklıkta olur. Basra ve Bağdat vilayetlerinde arazinin deniz seviyesinden irtifaı pek azdır ve arazi dümdüzdür. Dicle ile Fırat'ın arası ( Musul şehrinin garbinde ve cenubunda Musul şehrinden sonra) ve yine Fırat’ın sağ sahili, kezalik Dicle’nin sol sahilinin Kırfa çölüne yakın kısımları kum çöllerinden ibarettir. Musul vilayetinde ise bilakis arazi deniz seviyesinden çok mürtefi ve arazi ekseriyetle dağlıktır: Anadolu’nun Erzurum, Van vilayetlerinden cenuba doğru imtidat eden dağ silsileleri Musul’un şarkında “Korek Dağı”, Erbil’in şarkında “Sefin Dağı”, “Arınca Dağı” ve daha sonra “ Hanhalan Dağı”, “Kil Zerde” ilh.[5] İsimleriyle ve en sonra Cebel Himrin ismi altında büsbütün küçülerek imtidat eder. İsmi zikredilen bu dağlar kışın kâmilen karlarla mesturdur. Hatta bazı seneler “Sefin” dağındaki karlar yazın bile erimezler.[6] Bu dağlar yeşil ve ıssız ormanlarla ve meyve ağaçlarıyla mesturdur. Oralarda armut, elma, şeftali ilh. Meyvelerin envaı ve en alası yetişir. Basra ve Bağdat havalisinde ise ekseriyetle hurma, limon, portakal yetişir. Musul vilayetinde tütün mahsulü fevkalade mebzul ve bazı mahallerde en makbul nevileri vardır. Hâlbuki Basra ve Bağdat havalisinde tütün yetiştirilemiyor. Musul vilayetinde yetişen çiçeklerin çeşitleri başka. Basra ve Bağdat’takiler ise başkadır. Bu suretle iki iklimin “nebat” kısmı arasında azim bir fark vardır. (4) Hayvanlara gelince: Musul vilayetinde karaman sürüleri mebzuldür. Basra ve Bağdat havalisinde ise koyunlar kıvırcığa benzer. Musul Türkleri bu nevi koyunlara “Arap koyunları” derler. Musul vilayetinde her nevi hayvanat mevcuttur ve dağ kısmında şüphesiz deve yoktur. Hâlbuki bu hayvan Bağdat ve Basra’nın ve bütün Arabistan’ın ezeli bir hayvanıdır. Musul dağlarında mandalara tesadüf bile edilmez, hâlbuki Bağdat ve Basra’nın bilhassa bataklık arazisinde bu hayvan çok mebzuldür, hatta bu bataklık arazide yaşayan Arapların yegâne hayvanı ve serveti mandalardır. Musul vilayetindeki meskenlerde tahtal’arz bodrum katı yoktur. Hâlbuki Basra ve Bağdat havalisindeki bütün meskenlerde “serdap” tabir olunan bir bodrum katı vardır ki sıcak zamanlarda insanlar buralara inerler. (Serdabın bazısı o kadar derindir ki tahte’l-arz su seviyesine bazen yaklaşır). Musul vilayetinde şehirlilerin, köylülerin, dağlıların elbiseleri, ayakkabıları, baş sargıları başka, gıdalarının envaı ve evsafı başka. Bağdat ve Basra’nınki ise yine başkadır. Musul Vilayeti ahalisinin muaşeret tarzı, tabiat ve ahlakı, Basra ve Bağdat’ınki ise başkadır. Ve işte etnografı bahsine geliyoruz. Etnografî Manzara: Etnografî manzarayı tasvirden evvel tarihe seri’ bir nazar atfetmek icap eder. Malumdur ki Musul, Bağdat ve Basra havalisi “Asur”, “Kildan” medeniyetlerinin menşeidir. Bu medeniyete müstenit hâkimiyet İran istilasıyla inkıraz buluyor. Bu yerler Mısırların, Yunanlıların da istilasına uğramıştır. Muhtelif istilalar yüzünden bu memleket muhtelif ırkların ve dinlerin yatağı haline gelmiştir. İşte böyle bir karışıklık ortasında yeni bir ırk ortaya çıkıyor. Bu, Türk milletidir. Bütün tarihlerin mazbutu olduğu üzere Orta Asya’dan akın eden Türk kitleleri Anadolu’yu istila ettiği gibi İran tarikiyle gelen bir kısım Türkler de bütün Irak’ı istila ederek şimdi “Kurna” ismi verilen noktaya muvazi olan “Huzistan” a kadar (bu yerin şimdiki ismi Huveyza’dır) yayılmışlardır. Musul vilayetinin bugünkü ırkî manzarası şöyledir: Musul vilayetinin şimali Türkler ve Kürtlerle, şarkı kezalik Türkler ve Kürtlerle meskûndur. Garp kısmı “Yezidi” denilen Kürtlerle ve Türklerle meskûn olmakla beraber bu havalide bazı seyyar Arap aşairine tesadüf olunabilir. Cenup kısmına gelince Musul şehrinden itibaren etnografÎ manzarayı iki hat üzerinde takip etmek icap eder: 1- İstanbul-Bağdat tariki 2- Dicle nehri Posta ve kervan yolu olan bu hattın sol yani garp tarafı ve merkezi kâmilen Türkler ve Kürtlerle meskûndur ve bu manzara “Deli Abbas”a kadar devam eder. Yalnız Dicle sahilinde dağınık bir surette Arap hayme-nişin[7] ve adedi yirmiyi geçmeyen Arap köylerine tesadüf edilir. Dicle’nin Musul şehrinden itibaren sağ sahili üzerinde kayda şayan hiçbir kasaba yoktur. Bağdat şehrine muvazi olan Samerra’ya (ki Dicle’nin sol sahili üzerindedir) kadar üç dört Arap köyüne tesadüf edilebilir ki bunların en marufu da “Tikrit”tir. Tikrit’in maruf olması bir ticaret merkezi olmasından ve yahut bir nüfus kesafetini haiz olmasından değildir. “Tikrit” kadim bir (5) Türk şehrinin ismini taşıdığı için zikredilebilir. ( Ehli Salip muharebelerinde İslam mücahitlerinin serdarı olan Selahattin Eyyubi Tikritlidir. Ve hiçbir Arap bu meşhur kumandanın Arap olduğunu iddia edemez.) Musul’un şimalinde ve şarkında Nesturîler ve Kildaniler vardır. Gerek bunların ve gerek dağınık halde Türk kasabalarında bulunan Yahudilerin münakaşa edilemez bir ekalliyette olduklarını İngiliz murahhası da itiraf ediyor. Binaenaleyh Musul vilayetinde Arap’la Arap’ın gayrısı mevzu bahis olduğunu düşünerek işte bu noktayı tamamıyla tenvire çalışacağız. Arap’ın varlığı en çok iddia edilen Musul şehridir. Bir kere Musul’un karşı yakasında ve Musul’un bir mahallesi sayılan “Nebi Yunus” kasabasının kâmilen Türklerle meskûn olduğunu etnografiden anlayan her kes tasdik eder. - Musul şehri ahalisi ırkan Arap mıdır? Eğer şehrin fizyoloji teşekkülü tetkik edilirse görülür ki Arabistan tipine ait havasın hiç biri bunlarda yoktur. Bu fizyolojik farkı canlandıran onların konuştukları lisandır. Lisan ilmine ihtisası olanların ve Arap lisanının bünyesini Arapçanın muhtelif lehçelerini tetkik etmiş olanların malumudur ki Musul ahalisinin tekellüm ettiği lehçe ne Bağdat, ne Şam, ne Mısır, ne Mekke, ne Yemen lehçelerinin hiç birine benzemez. Bu ihtilafın sırrı ancak “Asurî” lisanı tetkik edildiği zaman meydana çıkar. Asurî veya Kildanilerden (bunların medeniyetleri müşterek olduğu için isim farkı haiz-i ehemmiyet değildir) yeryüzünde bugün yaşayan insanları bizzat söylettim: birden yüze ve bine kadar adetlere, yere, göğe, aya, güneşe, yıldızlara, aydınlık ve karanlığa, nebatlara ve hayvanlara, yeşillere, renklere, sıcağa, soğuğa, insan azalarına, aile efradı arasındaki karabet rabıtalarına ilh, verdikleri isimler, sonra konuştukları Arapça şivesi Asurî evsafını daha ziyade muhafaza ediyor. Bundan çıkan netice şudur: Musul ahalisi İslamiyet’i kabul edince din müessesesinin telkin ettiği fikirlerle beraber eski lisanlarının yeni bir modeli olan Arapçayı kabul etmişler ve mamafih asıl Asurî ve Kildanî lisanının hususiyetlerini yine muhafaza etmişlerdir. İşte Musul şehrinde konuşulan Arapça lehçenin diğer lehçelere benzememesi onların aslen Asurî olmasından ileri geliyor ve görülüyor ki bunların Arap ırkıyla hiç bir münasebetleri yoktur. Araplıktan bu suretle tecrit edilmesi zaruri olan Musul şehri ahalisi Türk hâkimiyeti altına girdikten sonra din birliği sayesinde Türk medeniyeti tesiri altına girmişler, Türkçeyi öğrenmişler ve Türk ahlak ve âdatını iktisap etmişlerdir ve bu bir realitedir. Musul vilayetinin etnografî manzarası nihayet şunu gösteriyor. Türkler ve Kürtler azim bir ekseriyete haizdirler. Arap hem ekalliyettedir hem de bir kısmı bedevi olmak itibarıyla Türklerin dûnündedir. (Bu cihet aşağıda verilecek izahat ile tahakkuk edecektir). Şimdi Bağdat ve Basra’nın etnografî manzarasını da muhtasaran göstereceğiz: “Kırfa” çölünden cenuba doğru gidildiği zaman tesadüf edilecek yegâne mamure Bağdat şehridir. Bir kere Bağdat’ın “Karağol” mahallesi ahalisi halis Türklerdir. Ve lisanlarını bugüne kadar muhafaza etmişlerdir. Bağdat ahalisi Türkçeden başka Arapça ve Farsça lisanlarını da tekellüm ederler. Çünkü Bağdat ahalisi “Müsta‘raptır”, ırkan Türk, Acem ve Arap cinslerinin bir halitesidir. Konuşulan Arapça tetkik edilirse birçok Türkçe ve Acemce kelimelerin Bağdat lehçesine girdiği görülür, hatta birçok Türkçe kelimeleri Arabî kaideye tevfikan tasrif ederler. (6) Bağdat şehrinden itibaren İran hududuna kadar bütün mamureler ehalisi Türk’tür: Kızılribat[8], Şahraban, Mendeli, Hanekin bu saha dâhilinde Arap ekseriyeti yoktur. Gerçi Bağdat şehrinin Kırfa çölüne kadar şimalinde ve garp ve cenup taraflarında Arap köyleri ve Arap aşairi mevcuttur, ancak bu saha dâhilinde mevcut olan başlıca kasabalarda, yani Kazimiye, Hille, Kerbela ve Necef kasabalarında Arap ekseriyeti yoktur, burada ekseriyeti Acemler teşkil ederler. Şii mezhebinin teessüsünden ve bu havalide “Makamat-i Mukaddese” nin dinî bir mevki ihraz ettiği günden beri Acemler gelip oralara yerleşmişler ve yerli ehali sırasına geçmişlerdir. Acem unsuru Bağdat’tan Basra’ya kadar mevcut olan bütün kasabalarda ve hatta nefs Basra şehrinde nüfus miktarı itibarıyla mühim bir mevki ihraz etmişlerdir. Bağdat şehrinden cenübe doğru Basra körfezine ve aynı noktadan Suriye hududuna kadar olan sahada cevelan eden urban halis Araplardır. Irak’ı dolaşıp tetkik ettiklerini iddia eden İngiliz zabit ve seyyahlarına şu sualler bihakkin irad edilebilir: 1- Bağdat şehrinde “Karağol” mahallesinin Türklerle meskûn olduğundan haberdar mıdırlar? 2- Bu Türklerin menşelerini, lisan şivelerini tetkik etmişler mi? 3- Kazimiye, Hille, Kerbela, Necef şehirlerinin ekseriyetinin Araplarda mı, Acemlerde mi olduğunu tahkik etmişler mi? 4- Bu şehirlerde Arap harsının[9] mı veya Acem harsının mı daha hâkim olduğunu tahkik etmişler mi? İngiliz zabit ve seyyahları bu suallere cevap veremezler veyahut vermek istemezler. Lakin Türk murahhası Irak krallığını teşkil eden anasırı birer birer izah ettikten sonra artık ırkî esbabı münakaşa edebilir. Irkî esbap: Bu bahse bir mukaddime ile girişmek icap ediyor. Lord Curzon’un sathi bir mantıkçılığı ilmî malumata tercih etmek istediğine şüphe yoktur. Lakin ne iş böyle bir mantıkla halledilecek kadar sadedir, ne de karşısında bulunan Türkler böyle bir silahın müessir olmasına meydan verirler. Lord Curzon Musul Türklerini ekalliyette göstermek için hayali bir surette ırkî bir Arap ekseriyeti muhiti icat ederek onu arzu ettiği derecede tevsi ediyor. Lord Curzon’un bu babda istimal ettiği mantıki usul şu vecihledir: Mesela Fransa’nın (Alsace-Lorraine) Elsas- Loren eyaletini veyahut (Lille) Lil şehriyle civarını itibarî bir hat çizmek suretiyle evvela ilhak hududu dâhiline sokuyor ve sonra bunun karşısına geçip, işte diyor, Almanya’nın yetmiş milyon nüfusuna nazaran Elsas- Loren veyahut Lil ve civarı ehalisi ekalliyettedir. Lord cenaplarının Arap ve Türk nüfusunu mukayese etmesi hemen hemen bu tarzdadır. Biz diyoruz ki iklim ve ırk itibarıyla Musul vilayeti: Cebel-i Himrin’i takiben “Deli Abbas” mevkiine kadar Anadolu’nun bir istitalesidir. Lord Curzon bu istitaleyi bir makasla kesmek ve Arabistan çölünün visatine gömmek istiyor. Arap nüfusunu çok göstermek için Arapların bulunduğu sahayı istediği derecede tevsi ediyor. Hâlbuki(7) arazinin vis’atı ve mahal isimlerinin çokluğu bir tek insan doğurtamaz Zaten Lord cenaplarının ırkî sebepler altındaki müddeyiatının ciddi bir tetkike tahammülü yoktur, bakınız nasıl: Lord Curzon’a göre “ Musul şehrinden itibaren Dicle’nin her iki sahili kâmilen Araplarla meskûndur”. Bu sözü işitenler eğer nüfus miktarını sahillerin vis’atına göre tahayyül ederlerse aldanırlar. Çünkü Musul şehrinden “ Samerra”( Bağdat’a muvazi bir hat üzerindedir) kasabasına kadar Dicle sahillerinde hiç bir mamureye tesadüf edilemez. Buralarda adedi yirmiyi aşmayan küçük Arap köyleri ve sekizer onar çadırlık Arap bedevileri vardır. Lord cenapları eğer bu saha dâhilinde her hangi bir Türk kasabasıyla ve hatta bir Türk köyü ile mukayese edilebilecek bir Arap kasabasının yalnız ismini zikrederse biz Musul hakkındaki matalibimizden vaz geçiririz. “ Aşairi seb'a” isminin Arapça kelimelerden teşekkül etmesine istinaden burada mevcut Türkleri de inkâr etmek istiyor, öyle ise Musul’un merkez kazasına tabi Türk köylerinin Türkçe isimlerinden bir kaçını söyleyeyim: Karayatak, Yarımca, Kadıköy, Karakoyunlu, Tezharap, Babıniyet, Harap Delil, Bavize, Reşidiye, Isteh, Şemsiyat, Tel Agup, Kız Fahra ilh. Bu isimde köylerin varlığı bir kaç gün sürecek bir telgraf muhaberesiyle İngiliz zabitlerinden sorulamaz mı? Lord Curzon İstanbul- Bağdat tarik-i kebiri civarında da Arap nüfusunun varlığından bahsediyor. Bu yolun güzergâhında Nebi Yunus, Erbil, Altun Köprü, Kerkük, Tercil, Tuz Hurmatu, Taze Hurmatu, Dakuk, Eski Kifri (Salahiye), Karatepe, Deli Abbas ilh. Türk şehirleri ve kasabaları ve bunların civarında Türk ve Kürt köyleri vardır. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi bu tarik-i kebirin garp tarafında -o da Dicle vadisinde münhasır olmak üzere- Arap köyleri ve dağınık Arap aşairi vardır. Lord Curzon eğer, İstanbul- Bağdat tarikinin şark tarafında ve Süleymaniye sancağında bir Arap kasabası veyahut bir Arap köyü gösterebilirse bizim bu bahiste söylediklerimizden bihakkın şüphe edilebilir ( Süleymaniye sancağında yedi bin Arab'ın bulunduğunu söylemek bir hatadır. Çünkü hakikatte orada yedi Arap bile yoktur.) Lord cenapları Türkleri ekalliyette bırakmak için onların Kürtlerden ayrı olduklarını söylüyor. Anadolu’nun şark vilayetlerinde de Türkler ve Kürtler beraber yaşıyorlar. Şimdi bunların bir kısmını Arap hâkimiyeti altına tevdi etmek Kürtlere bir mevcut vermek midir? Lord Curzon’un en çok yanıldığı nokta Türk ile Kürt arasındaki içtimai alaka ve rabıtaları anlayışındadır. Şunu bilmesi lazımdır ki Kürdün de Türkün de mutekit olduğu İslamiyet başlı başına bir “medeniyet”tir. Bu medeniyeti kabul etmiş olan kavimlerin hayat ve kâinat hakkındaki telakkileri, düşünüşleri, duyguları, tabiat ve ahlakları adeta müşterektir ve Kürtlerin ekseriyetle Türkçeyi konuştukları düşünülürse aralarındaki iştirak hatları vahdete yakın bir manzara arz etmez mi? Lord cenapları Musul Türklerini “ Türkmen” ismiyle Anadolu Türklerinden de ayırmak istiyor. İddialarının garabeti “ırk” mefhumundan anladıkları mananın çok yanlış veyahut çok müphem olduğuna delalet ettiği için artık bu kelime hiç bir vecihle işlerine yaramayacaktır. Filhakika “ırk” kelimesine fazla ehemmiyet vermekte büyük bir tehlike olduğuna şimdi(8) kendileri de vakıf olacaklardır: Tarih diyor ki Britanya adalarının ehalisi Finois, celtes’lere mensup İspanya’dan gelen İber’ler ve Britanya adalarının Fransa sahilleri karşısındaki yerleri, yani bu adaların şark sahillerini gidip işgal eden Galler ve Jermenlerden Engles ve Viking ve Sacson’lardan mürekkeptir. Şimdi Lord Curzon’a soruyoruz: Türk ırkı için bu kadar muhtelif anasırı sayabilir mi? Hâlbuki biz bila tereddüt “ İngiliz Milleti” diyoruz. O da neden “Türk Milleti” demiyor ve Musul Türklerine “ Türkmen” demekle onları asıl Türklerden nasıl ayırıyor? “Millet” mefhumundan ne anladığımızı söylemeye mecbur oluyoruz: Fertleri arasında din, lisan, edebiyat, bedii zevk, hukuk, ahlak, iktisat müesseseleri müşterek olan bir zümreye biz Millet diyoruz. Bu itibar ile Musul ve Anadolu Türkleri aynı zümreye mensupturlar. Musul Türklerinin lisan şivesine gelince bu şive farkı Fransız, Alman, İngiliz ilh. Diyalektlerinde de mevcuttur. İngiliz lisanının bünyesindeki Jermen ve Latin anasırı derecesinde, Türkçe’nin halk lisanında yabancı anasır bulunduğunu Lord Curzon gösterebilir mi? Lord Curzon İngiliz mandası altında nüfusun tezayidini iddia ediyor. Bu iddianın iç yüzünü göstermeliyiz: Türk varlığına karşı Trakya’da Rum ve şarki vilayetlerimizde Ermeni unsurları şimdiye kadar bizim için nasıl bir tehlike haline getirilmekte idiyse Musul vilayetinde de böyle bir tehlike ihdas edildi. Bu umumi harp sırasında Nasturiler ve Kildanilerin Türkler aleyhine harekete sevk edilmesidir. Musul vilayetinde mütarekeden sonra nüfusun artması, işte bu İran hududu dâhilinde ve başka mahallerde dağınık bir surette bulunan Nasturî ve Kildanilerin Musul vilayetine sevk ve iskân etmesinden ileri geliyor. Bundan başka Anadolu’dan tehcir edilmiş olan Ermenilerle ecnebi memleketlerde bulunan Ermeniler bir maksadı mahsusla Musul vilayetinde yerleştirilmiştir. İşte bu yabancı unsurlardır ki Musul vilayetinin nüfusunu tezayid etmiş gibi gösteriyor. Böyle suni bir surette vücuda getirilen kesafet nüfus, Osmanlı devletinin resmi kayıtlarında yer bulamazlar ve resmi kayıtlara istinaden yeni bir tahrir icra edilirse işin tabiatı meydana çıkar. “Tel Keyf” (Alkoş) gibi kadim Kildanî köylerinin varlığına Türklerin hiç bir itirazı yoktur. Görülüyor ki Türkmen ile Türk aynı cinsten olduğu gibi Kürtler de Araplardan ziyade Türklere yakındırlar. Bu suretle meydana gelen ekseriyet karşısında Arap bedevilerinin, Kildanî Hristiyanların ve Yahudilerin topu bir ekalliyettir. Siyasî Esbap Irak’ın Arap hükümdarlığı namına Lord Curzon’un bütün söyledikleri hayalidir. Irak hükümetini Araplar mı teşkil ettiler? Faysal’ı Iraklılar mı davet ettiler? Irak ehalisi serbestçe hareket ederekten mi bu hükümeti teşkil etti? Bu suallere cevap veremezler. Lord Curzon, Kürtleri Türklerle hem maksat olmadığını 1- Süleymaniye’ye giden Türk memurlarının Kürt tasallutuna uğraması 2- Muharebe sırasında Türklerin Kürtlerden muavenet görmemesi delilleriyle ispat etmek istiyor. (9)Ve ikinci cevabi notasında Dersim vekâiini üçüncü bir delil makamında zikr ediyor. 1- Basra körfezinde İngilizlerin silah kaçakçılığı yaptıkları günden beri o havalide eşkıyanın türemiş olduğuna itiraz edilemez. Osmanlı meşrutiyetinin bidayetine kadar altıncı ordu, yani Bağdat ve havalisindeki Osmanlı askeri martin tüfenkiyle mücehhez idi. Böyle olduğu halde eşkıyanın elinde “mavzer” tüfenkleri vardı. Bu silahları Almanlar mı, Fransızlar mı, Ruslar mı imal edip Musul vilayetine gönderiyordu? Bu devletlerin hiç biri Basra körfezi ve Irak ile İngilizler derecesinde alakadar olmadılar. Komşu İran hükümetinin Mavzer Tüfenkleri imal edip oraya gönderdiğine Lord Curzon cenapları elbette inanmazlar. Öyle ise eşkıyanın eline bu silahı kim veriyordu. Hakikat hal şudur: Osmanlı devletinin Irak ve havalisinde nüfuzunu kesr etmek ve daimi bir iğtişaş tevlit etmek için İngilizler bir taraftan aşair rüesasını Osmanlı devleti aleyhine tahrik ediyor ve bir taraftan da silah kaçakçılığı yapıyordu. Bu suretle silah elde eden cahil Kürt aşiretleri yalnız Osmanlı memurlarına değil silahsız Kürt köylerine ve bütün yolculara maksat ederlerdi. 2- Muharebe sırasında Musul vilayetinin Osmanlı devletine ne suretle yardım etmiş olduğu altıncı ordunun ve devletin resmî kayıtlarıyla sabittir. 3- Dersim vekâii, olmuş bir hadisedir. Ancak bunun mahiyetinde hiç bir istiklal endişesi yoktur. Acaba İrlanda’da asırlardan beri devam eden ve istiklal fikrini istihdaf ettiği bütün dünyaca malum olan isyanlar ve muharebeler İrlandalıların İngilizlerle hem maksat olmadıklarını göstermez mi? Anadolu’nun şark vilayetlerinde Türklerle beraber yaşamakta olan Kürtlerin bir kısmının Musul vilayetinde ayrı bir maksat takip edip etmediği onlara hürriyetlerinin iadesiyle anlaşılır. Şu halde böyle bir tecrübe en katî delil olur. Tarihî Esbap Lord Curzon diyor ki “ Türklerin Musul vilayetiyle olan tarihî alakası şimdiye kadar kaybettikleri bütün yerler için vardır, ve eğer bu bir delil gibi kabul edilirse her memleketin muharebelerde kaybettikleri şehir ve eyaletler hakkındaki müddayiatını teyit edebilir”. Filhakika Türkiye, bu babda yalnız tarihî alakaya istinat etseydi aynı delile istinaden Mısır’ı da, Cezair’i de, Trablus Garbı’ da benimserdi. Halbuki böyle bir şey yapmıyor. Çünkü Türkler biliyorlar ki bir yeri yalnız fetih ve işgal etmek o yeri ilalebed benimsemeye kafi değildir. Lakin bir vilayetin coğrafî, etnografî, medeni ilh. Alakaları mevcut olursa tarihî alaka dahi bu sebepler arasında bir mevki kazanır. Fransa Elsas- Loren’i istediği zaman bu yerin Fransız vatanıyla bir vahdet teşkil ettiği zamanları ve Fransa’dan ayrıldığı gün ve saati pek âlâ hatırlar ve tekrar ederdi. (10)Musul vilayetinin Türklükle alakası o kadar derindir ki bu, Anadolu’ya olan alakalarından hiç de aşağı değildir. Mademki tarihi alakadan bahs olunuyor. O halde buna dair birkaç söz söylemek icap eder: Türk milletinin menşei olan Orta Asya’dan Çin’e, Hindistan’a, nihayet garbe doğru olan akınlarını bütün tarihler kaydetmiştir. Bu hadise o kadar ehemmiyetle telakki olunmuştur ki bazı Avrupalı âlimler bundan ilmî düsturlar çıkarmaya teşebbüs etmişler ve kervan veyahut akın yollarının hususî bir içtimaî tipi nasıl meydana getirmiş olduğunu izaha kadar varmışlardır. Fransız âlimlerinden Edmond Demolins “ Comment la route crée le type social”[10] eseri işte bu cümledendir. Bu eser bütün Irak’ı istila etmiş olan Türklerin Asya’dan itibaren hangi yolları takip etmiş olduklarını gösterir. Lord Curzon “Kurna” civarına tesadüf eden “ Huzistan”ın bir Türk hükümeti olduğundan haberdar mıdır? Abbasî hilafetini idame eden yegâne kuvvetin Türk unsuru olduğunu bütün tarih kitapları kaydetmektedir. Hatta ilmî bir endişe ile yazılmış kitaplar bile Abbasî hilafeti zamanına temas edince Türklerden bahsetmeye lüzum görmüşlerdir. Vital Cuinet’in “ La Turquie D’Asie”[11] nam eserinin 77. Sahifesinde şu satırlar vardır:( “ Türkmen’- Menşeleri Türkistan olan bu kabileler Selçuk Türklerinden ve bilnetice Osmanlı Türklerinden daha evvel El-Cezire’ye ve Asya-yı Suğra’ya hicret etmişlerdir.) “ Abu Bekir Ahmet Bin Sabit El-Kâtip El- Bağdadi’nin telif etmiş olduğu “ Bağdat Tarihinin Topografik Mukaddimesi”[12] ( ki miladi 1002- 1071 tarihlerinde yazılmıştır) tercüme eden George Salmon müellifin hayatî hususiyetlerinden bahsederken söze şu suretle başlıyor: “ Türk unsurunun orduda ve Arap imparatorluğunun idaresinde günden güne azamet kesbeden ehemmiyeti Abbasî hilafetinin inhitatını tacil ediyordu. Halife “Al muktedir”, Al Mustakfi ve “ Al Kadir” bu Turanî istilasına karşı beyhude yere mukavemet etmek istiyordu. Bağdatlıların şamatası ve Irak ahalisinin istiklal sevdası kendilerini kudretli ve ehliyetli ecnebilerin yardımına sevk ediyordu. Vezir, Reisil Rüesa İbnil Selman’ın fatanetine rağmen bu mübareze Halife nüfuzunun Türk Sultanının eline geçmesiyle nihayet buldu”. İşte şu birkaç tarihî misal bu babda bir fikir verebilir. İktisadî Esbap Lord Curzon Musul vilayetinin ithalat ve ihracat mevaddını sıhhatle ted'at ediyor. Ancak sahih olmayan bir nokta, Bağdat’ın Musul hububatına ve Musul kerestesine ihtiyacıdır. Bir kere Bağdat, Hille, Semave, Kerbela, Hindiye ve Basra vilayetinin bütün kazalarında buğday, arpa gibi hububat yetişir. Hatta bu hububatın milyonlarca ve milyarlarca kilosunu her sene İngiliz tacirleri alıp başka mahallere sevk ederler. Bundan başka Basra vilayetinde vâsi mikyasta yetiştirilen pirinç mahsulü Bağdat ve Basra vilayeti ehalisinin birkaç mislini iaşe edecek derecededir. Bu pirinç (11) mahsulünü de İngiliz tacirleri alıp başka mahallere sevk ederler. Bu itibar ile Musul’un Irak Krallığına ilhakı bir ihtiyaçtan neşet etmiyor ve bu sırf İngiliz ticaretini idame maksadını istihdaf ediyor. Keresteye gelince bunun mühim bir kısmı Diyarbakır’dan gelir. O halde kereste ihtiyacı için Diyarbakır’ı da Irak Krallığına ilhak edelim. Olmaz mı? Musul vilayetinin hububat ve kereste ihtiyacı namına Irak Krallığına ilhakı, derebeylerin çiftliklerinde çalışan esirler gibi Musul ehalisinin Irak ehalisi veya İngiliz tacirleri için çalışması demektir. Bu derebeylik usulünü ihyadan başka bir şey değildir. Avrupa’nın ticarî emtiasının Basra ve İskenderun körfezinden Dicle nehri tarikiyle Bağdat’a ve İskenderun- Halep tarikiyle Musul’a ithal edilmekte olduğuna şüphe yoktur. Şömendeförün Halep tarikini Musul için taksir ettiği de sabittir. Musul’un Irak Krallığına ilhakı İngiliz emtiasının inhisar halinde Musul’a ithali mahiyetindedir. Hâlbuki Musul serbest kalırsa emtiasını İskenderun’dan alır. Basra körfezinden gelecek emtia yalnız İngiliz emtiası Ve İskenderun’dan gelecek emtia Fransız emtiası olacağına göre Musul’un İngiliz emtiasını tercih için istiklalini feda etmesini kimse ondan talep edemez. İstatistiğe taalluk eden Esbap Nüfus miktarı, malum olan mahallerin Türkmen veyahut Arap mı addedilmelerine tabidir. Ve şimdiye kadar verdiğimiz izahat Musul vilayetinde ekser mahaller ehalisinin Türk ve Kürt olduğunu ve Arap’la Hristiyan ve Yahudilerin ekalliyette olduklarını göstermektedir. Binaenaleyh artık rakam zikrine ihtiyaç kalmıyor. Muhtelif milletler adedinin tespiti arzu olunursa bunun en tabiî ve katî surette halli ya yeni bir tahrir yapmak veyahut İngiliz ordusunun Musul’dan ve Irak’tan çekilmesi suretiyle ehaliyi serbest bırakmaktır. İngiliz murahhası için üç yol vardır: 1- Türk ve Kürt ekseriyetini kabul etmek. 2- Yeni bir tahrir icra etmek. 3- İngiliz işgal kuvvetinin Irak’tan çekilmesi suretiyle ehaliyi serbest bırakmak. Bu üç tarzdan her hangisi kabul edilirse Türkler razı olur. Medenî Esbap Lord Curzon’un ihmal ettiğini gördüğümüz mühim bir sebep vardır ki o da “Medeniyet” ismini verdiğimiz esbaptır. Musul şehrinden Bağdat şehrine ve yine Bağdat’tan Hanekin’e kadar mevcut olan bütün şehirler ve kasabalar Türklerle meskûndur. Araplara gelince Malum olan mahallerdeki Araplar ya seyyar aşiretlerdir yahut yine o seviyede köylülerdir. Bedevî ile şehirli arasındaki farkı da izah etmeliyiz: Bahs ettiğimiz Türk kasaba ve şehirlerinde programları diğer Anadolu mekteplerinin yine aynı olan iptidaî, Rüşdî, İdadî Türk mektepleri vardır. Ehalinin ekseriyeti Türkçe okur ve yazarlar. Musul’da, Kerkük’te çıkan Türkçe gazetelerin ifadesi, üslubu İstanbul’daki gazetelerin aynıdır. Sonra Türk ehali bulundukları mahallerin bütün mahalli sınaatlerini icra ederler. (12) Ebniye inşasından saatçiliğe kadar bütün sınaatler Türklerin elindedir. Arazi ve emlak Türklerdedir. Bakkallıktan ihracat ve ithalat mevadının komisyonculuğuna kadar bütün ticaret Türklerin elindedir. Hülasa Türkler irfanen faik bir mevkide oldukları gibi iktisaden dahi hakim bir mevkidedirler. Eğer Türk terzileri olmasa Arap bedevileri çıplak kalır, eğer Türkler mahsulat yetiştirmezlerse Arap bedevileri aç kalır. Hülasa Türkler “ medenî” ve Araplar “Bedevi”dirler. Bedevi bir ekalliyet için medenî bir ekseriyetin feda edilmesine medeniyetin terakkisi namına rıza göstermemelidir. Netice Yukarıda gösterilen sebepler katî bir surette ispat ediyor ki Musul vilayeti Anadolu’nun bir istitalesidir. Bunu kesip Irak Krallığına ilhak etmek Türk milletine karşı bir zulüm olur ki bunun mukabelesi minnet ve şükran değil isyan olur. 6 Kanuni Sani 39 Haşim Nahit [1] Mübarek Al sabah(1844-1915) bugünkü Kuveyt Emirlik ailesinin dedesidir. Kuveyt’in 7. Hükümdarı ve hanedanın kurucusudur. Önceleri Osmanlı idaresine tabi olmakla beraber sonradan İngiliz himayesini kabul etmiştir. İbn-i Sadun ise Necid’e de uzanan Muntefik şeyhidir. Bu aile önceleri Al-Şibib olarak anılırdı İbn-i Reşit de Abdülaziz Al-Reşit’tir. 1897-1906 arasında Necid bölgesinin Hail merkezli emirliğin hükümdarıdır. Al-i Suud ile olan muharebelerden sonra ülke birleştirilerek Suudluların hâkimiyetine geçti. (E.H.) [2] Acizleri o zaman Hukuk Mektebinde bir talebe iken bu teşebbüsün aleyhine yazı yazdım ve Tanin gazetesi bu yolda yapılan münakaşalarda mağlup oldu. Bunu Hüseyin Cahit ve Cavit Beyler pek âlâ hatırlarlar. [3] William Willcocks (1852-1932) tanınmış bir İngiliz sulama mühendisi idi. Mısır’da Aswan barajının yapımını öneren ve uygulayan bu mühendis 1911 yılında Hindiye barajında görev yaparken sonradan İngiliz kuvvetlerinin yararlanacağı bölge haritalarını tanzim eden kişidir. (E.H.) [4] Sir Percy Zachariah Cox (1864-1937) Irak işgalinden sonra İngiliz kuvvetlerine bağlı Yüksek Komiser olarak görev aldı. 1920 ayaklanmasından sonra bu göreve getirilen Cox Gerutrede Bell ile manda hükmünü yürütüyordu. (E.H.) [5] Eskiden vesaire (v.s) anlamına gelen İlaâhirihi (kısaltması ilh.) olarak kullanılırdı. (E.H.) [6] Bu manzara Türk edebiyatına bile tesir etmiştir. Bu cümleden olarak halk şiirlerinden birini zikrediyoruz: Kara bahtım ”baktım” Sefin’de kara bahtım Bu senin şum taliin Bu benim kara bahtım [7] Çadırda oturan, çadırda yaşayan demektir. (E.H.) [8] Günümüzde bu belde halk ağzında Kızlarbat olarak ifade edilmektedir.(E.H.) [9] Günümüzde Kültürel kimlik anlamında kullanılmaktadır.(E.H.) [10] Edmond Demolins(1852- 1907), Yol nasıl sosyal tipi yaratır (1903), (E.H.) [11] Vital Cuinet ( 1833- 1896), Asya’da Türkiye’nin İdarî Coğrafyası. (E.H.) [12] L’introduction Topographique ‘al’histoire de Bagdad,Paris, 1904 (E.H.) kardaşlık 63