Buradasınız

Makale

Editör’den
TİKA’nın Alkışlanacak Hizmetleri

Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı olarak çalışan ve kısa adı TİKA olan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı, özellikle Türkiye sınırları dışında yaptığı faaliyetlerle büyük bir misyon yüklenmiş bulunuyor. TİKA iş birliğinde bulunulması hedeflenen devletler ve topluluklarla iktisadi, ticari, teknik, sosyal, kültürel ve eğitim alanlarındaki ilişkileri güçlendiriyor. Bunları projeler, programlar ve faaliyetler aracılığıyla geliştiriyor. TİKA, yapılacak katkı, yardım ve ilgili süreçleri yürütmek ve mevzuatla verilen diğer görevleri yapmak üzere kamu tüzel kişiliğini haiz ve özel bütçeli bir kuruluştur.

TİKA’nın esas faaliyet alanı Osmanlı coğrafyası üzerinde yaratılmış olan kültür varlıklarının korunması, restorasyonu ve gelecek kuşaklara aktarılması üzerinde yoğunlaşmıştır. Bununla da sınırlı kalmayan TİKA bütün bir Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika’daki kardeş toplulukların sağlık, eğitim, sulama ve peyzaj düzenleme gibi alt yapı alanlarında sorunlar yaşayan kardeş ve Müslüman toplulukların da yardımına koşuyor. Onlara gerektiğinde acil insanî yardımlar sunuyor.

TİKA’nın Büroları ve Etkinlikleri
TİKA Balkanlardan Kırım ve Kafkasya Bölgesine, Kırım’dan Suriye, Irak, Lübnan ve Ürdün’e, Moğolistan’dan bütün bir Türk Cumhuriyetlerine, Afganistan, Tacikistan ve Pakistan’a, Mısır ve Afrika ülkelerine kadar uzanan muazzam bir coğrafyayı kapsayan dev bir alanda faaliyet sergiliyor. Bu ülkelerin çoğunda birer büro açmış ve böylece faaliyet ve etkinliğini bizzat bölgede izlemek üzere örgütlenen TİKA, yaklaşık 62 ülkede merkez bürolarına sahip olmuştur.

Yakından takip ederek izlediğimiz TİKA’nın restorasyon, yenileme, ihya projeleri ile eğitim ve sağlık alanlarında insanî yardım ve destekleri hakkında bilgi sahibi olabilmek için bu kuruluşun sitesine girmek yeterlidir. Şu adresi tıklarsanız önünüzde bütün Osmanlı coğrafyasını görmeniz mümkün olacaktır: www.tika.gov.tr

Öncelikle TİKA’nın sağlık, eğitim, iletişim alt yapısı ve insanî yardım projelerinden bazıları şunlardır:
Nijer-Türkiye Dostluk Okulu ve Dostluk Parkı
Nijer-Türkiye Dostluk Hastanesi İnşası
Yanya Nehri Dere Islahı Projesi
Irak, Tuzhumartu Belediyesi Yol Yapımı
İhtiyaç Sahiplerine Gıda Yardımı
Irak, Bağdat Radyo FM Kurulması

TİKA’nın yenileme, restorasyon ve düzenleme projelerinden bazı örnekleri de aşağıya alıyoruz:
Kuzey Makedonya, Üsküp Sultan Murad Camii Restorasyonu
Ram Kalesi Restorasyonu
Sudan, Ali Dinar Evi Restorasyonu
Ali Şir Nevai Camii Restorasyonu
Irak, Kerkük Kayseri Çarşısı Restorasyonu
Şeyh Abdulkadir Geylani Türbesi Restorasyonu
Mostar Köprüsü
Sokollu Mehmet Paşa (Drina) Köprüsü (Bosna/Vişegrad)

Alkışı Hak Eden TİKA
Kültür varlıklarının sadece birer madde varlık olmadığını, bunlarla ilgili yaşanan hatıralarla birlikte değer taşıdığını ifade etmek gerekir. Tarihî yapıların hatıralarla birlikte bir bütün oluşturduğunu, koruma anlayışının da bu bilinçle ele alınması gerektiğini vurgulamakta yarar vardır. Cami, köprü, han, hamam ve türbelerin, medeniyet tarihimizde önemli birer varlık oldukları, insana hatta insanlığa yönelik işlevleri ile de ilgi topladıkları unutulmamalıdır. Taşıdıkları evrensel mesajla koruma altına alınmalarının de önemli birer kültür hizmeti oldukları, konuya da bu temel bilinçle yaklaşıldığı zaman anlam kazanacaklarını bir kez daha hatırlatalım.

Camileri, türbeleri, han ve hamamları, konak ve köprüleri ile imparatorluk coğrafyasının şehirleri süsleyen Osmanlı Devleti, tarihin en şerefli sayfalarında yer almaya hak kazanmıştır. Mimarî plastikleri ve estetik değerleri ile medeniyet tarihimizi süsleyen bu kültür varlıkları, Osmanlı Devleti’nin bu geniş coğrafyada yaşayan tebaasına tarih boyunca sunduğu ve hâlâ devam eden hizmetlerin en büyük belgeleridir.

Osmanlı şehirlerinin tamamında yer alan kültür varlıklarının bir kısmı günümüzde Türkiye sınırlarının dışında ve bulundukları bölgelerde hâlâ insanlara hizmet vermeğe devam etmektedir. Türkiye dışında kalan bu eserlerin onarımlarında Türkiye elinden geldiğince destek ve yardım sağlamaktadır. Tarihî eserlerin onarım işlerinde Türkiye hem teknik hem malzeme ve hem de maddî açıdan destek vermektedir.

Türkiye Devletini temsilen TİKA tarafından hâlâ birçok Müslüman ve kardeş ülkelere yardım eli uzatılmaktadır. Türkiye Devleti Osmanlı yadigârı olan bütün tarihî eserlerin korunması ve yaşatılması, Türkiye için ayrıca bir onur meselesidir. Osmanlının evrensel bakışı ve insanlığı kucaklayan misyonunu Türkiye Cumhuriyeti’nin de sürdürmesi, büyük devlet olma anlayışının bir ifadesidir. Üstelik Türkiye bunca ekonomik sıkıntı ve siyasî sorunlarla boğuşmasına rağmen, Osmanlı coğrafyasındaki dost ve komşu ülkelerden yaptığı destek, yardım ve hizmetleri esirgemiyor. Türkiye’nin kendine yakışan bu misyonu sürdürmesi, ona Osmanlı’nın evrensel bakışını sağlıyor. Bu açıdan bakıldığında TİKA, yürekten alkışlanmayı hak ediyor.

Osmanlı dönemi ürünü olan ve geniş bir coğrafyada yer alan eserler, birer anıt eser olarak da büyük değer taşırlar. Bağdat ve Kerkük’te, Şam ve Halep’te, Yemen’de, Kırım’da, Orta Asya’da, Moğolistan’da, Balkan ülkelerinde, tıpkı atalarımız gibi at koşturan TİKA’ya selam olsun. Bu hizmetleri etnik, din ve mezhep ayrımı yapmadan bütün insanlara, Afrika’nın masum ve mazlum fakir toplumlarına sevgi ve şefkat kucağı açan Türkiye ilelebet payidar olacaktır inşallah…

Allah rızası için, karşılık beklemeden, ihlasla hizmet etmek ve bütün insanlığı kucaklamak, Osmanlı Devleti’nin temel politikası idi. Bütün insanların yararlanmasını sağlayan ve herkesin hayatını kolaylaştıran Osmanlı eserleri, gerçekten insanlığın sevgi pınarı olmuştur. Bu eserlerin verdiği hizmetler sayesinde insanların duasını kazanmak, hiç şüphesiz duyguların en güzeli ve en makbulü sayılar.

Tarih boyunca Allah yolunda çaba gösteren Osmanlı Devlet



Bize göre
Erşat Hürmüzlü
Üç Açık Mektup Daha..
Tam 17 sene önce idi. Bu dergide üç açık mektup yayınladım ve yanında bir itiraf. Irak yeni işgal edilmiş ve karmaşık bir düzen ortaya çıkmıştı. Irak, Amerikalı bir sivil idareci gözetiminde idare ediliyordu.
İlk açık mektubum Amerikan ve Koalisyon güçlerine idi. Yapılan haksızlıkların bir listesini çıkarıp, sağduyu varsa bunların düzeltilmesi ve adaletin tesisi isteniyordu.
İkinci mektup Türkmenlerin adresine atılmıştı.Aynen şöyle diyorduk:
“Irak Türkmenlerine ve özellikle siyasî arenada rol üstlenmek isteyenlere çok büyük bir rol yüklenmiştir. Bu görev Irak Türkmenlerinin ciddiyetini ispat etmektir.”
Bilmem yanılıyor muydum, rüştümüzü ispat etmek için çok çalışmak, çok yorulmak ve ciddî kadrolar yetiştirmek gerektiğine işaret ederek bazı müteşebbislerimizin kolayına kaçıp, savunulması mümkün olmayan ve hiçbir ideoloji veya bilimsel kaynaktan feyiz almayan tutarsız açıklamalarla kendi “ehimmiyetleri”ni ispatlamakla uğraşarak bu davaya onarılması güç olan zararlar verdiklerini söylemiştik.
Üçüncü mektubumuz Truva atları ve tabela partilerine idi. Türkmenleri güya temsil ettiklerini iddia ederek karşıtlarımızdan para mukabilinde ve o kadarla sınırlı çalışma yapıp da Türkmenlerin asil hareketlerine karşı beyhude bir çaba sarfedenlere hitap etmişti.
Peki itirafımız neydi? Gençlik yıllarını arkada bırakan bazı beyler, bana ve benim gibi düşünen, aynı çizgiyi paylaşan arkadaşlarıma bir ithamda bulunmuşlardı. Güya biz, kendilerini oyalamış, zaman kaybettirmiş ve gençliklerini yaşamalarına mani olmuşuzdur.
Doğrudur dedik, aynen dedikleri gibi oldu, onlara yıllar boyunca doğru yetişmenin, sağlam bir kültür ve sağlam ahlakî oluşumdan geçtiğini söyleyerek, çok az istisna teşkil eden bireylerin buna ayak uydurmamalarından dolayı hayıflanmıştık.
Ne gariptir ki bazıları hop kalkıp hop oturdular. Vallahi ve billahi adlarını ifşa etmemiş, yerlerini ve mevkilerini de deşifre etmemiştik. Hayretle bakanlar oldu, bunlar neden kendilerinin maksut olduklarını zannettiler? Siz biliyor musunuz, nedendi acaba?

Şimdi buradan hareket ederek üç mektup daha açıklayalım dostlar.



Türkmeneli’nden Türk’ün dilinden Bizim Oğlan Bina Okur… Mahir Nakip mnakip@yahoo.com ¨Aynı Tas Aynı Hamam¨ Sözlü Türk edebiyatımızın içerisinde muhtemelen sadece Türkiye’de kullanılan bir atasözüdür ¨bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur¨; kendi alanında nadirdir, belki de emsâlsiz. Manasına gelince: Bilerek veya bilmeyerek bir hatanın, hata olduğu bilindiği halde, tekrar tekrar işlenmesi hâlinde söylenir. Bir müradifi de ¨aynı tas aynı hamam¨dır. Bu gibi atasözlerimiz, insanların geçmişten ders çıkarmadığını, bir yanlışlığı tekrar tekrar işleyebildiğini vurgulamak istiyor. İnsanoğlu, hatta topyekûn insanlık tuhaf bir huya sahiptir, ne başkasının düştüğü hatadan ders alır ne de kendi düştüğünden. Bu da normaldir, yoksa akıllıyı cahilden nasıl ayırt edebilecektik? 21. Asrın başlarında ABD’nin Irak’a müdahalesi ile başlayan kargaşa ve kaos, sorunlar ve çıkmazlar yumağı şeklinde kar topu gibi giderek büyüyor. Büyük Ortadoğu Projesi diye başladı, Arap Baharı dediler, DEAŞ sam yeli gibi birkaç Arap ülkesini vurdu geçti ve bugün de birçok Arap ülkesinde, yolsuzluk, rüşvet, güvensizlik ve istikrarsızlık devam edip gitmektedir. Bir-iki Arap ülkesi hariç, hepsi adeta kan ağlıyor. Irak’ta 18 yıl içinde bölünme ihtimalini bir kenara bırakırsak, susuzluk, elektriksizlik, yolsuzluk, rüşvet, düzensizlik, güvensizlik ve istikrarsızlık diz boyunu geçti. Devleti, hükümet değil, partiler, aşiretler ve çeteler idare etmeye başladı. Suriye bölünme arifesinde, Lübnan iflas etmiş, Yemen açlıktan ölüyor, Libya istikrar arıyor, Tunus geriye gidiyor, Afganistan Taliban’a teslim olmak üzere vs. Bunların hiç birisinin kısa ve orta vadede düzeleceği yoktur. Emr-i vakiden mütevellit belki bir 20-30 yıl sonra nisbî bir istikrar sağlanabilir. Ama toplumsal bilinçlenme teşekkül etmedikçe bu ülkelere huzurun geleceğini kimse beklemesin. Irak, bu denklemin muhtemelen en güçlü değişkenidir. 2003’ten bugüne kadar yedi hükümet kuruldu. Hepsi çok (fazla) partili koalisyon olan bu hükümetler hiçbir sorunu çözmediği gibi sorunları daha da büyüttü ve çıkmaza soktu. Çünkü esas yolsuzluğu ve hırsızlığı hükümet üyeleri yapmaktadır. Aynı manzarayı Tunus’ta, Lübnan’da ve Libya’da da görebiliyoruz. Dolayısıyla başta Irak halkı olmak üzere bütün halkların, kurulan hükümetlere olan güveni gün be gün tükeniyor. Demek ki daha uzun bir süre Irak’ta şu aşağıdaki tespitler tekrarlanacaktır: 1. Parlamentoda partiler, listeler ve isimler değişebilir ama Şiilerin, Sünnilerin ve Kürtlerin sandalye sayıları takriben değişmeyecektir. 2. Her seçim sancılı olacak ve her hükümetin kurulması uzun bir süre alacak, çünkü bakanlıkların ve önemli görevlerin paylaşımı uzun bir zaman istemektedir. 3. Hiçbir liste veya parti muhalefette kalmayı istemeyecektir. Çünkü ortada pasta paylaşımı var. 4. Bütün hükümetler koalisyonlu olacaktır. 5. Her hükümet mutlaka Şii, Sünni ve Kürt ayrışma esasına göre kurulacaktır. 6. Hükümet kurmanın amacı,



Kısa Hikâye
Kemal Beyatlı
Akrep
Bilenler bilir, bilmeyenlere hatırlatmak fena fikir sayılmaz, derim bir akrep olarak. Yeryüzünde bütün yaratıklar bizim hem yapımızdan hem de huyumuzdan tiksinir. Hele zehrimizden maazallah diyerek kırk fersah uzağa kaçarlar. Ne yapalım yani, bizim de yapımız bu! Dış dünyamız gibi iç dünyamız da böyle! Değiştirilmesi kolay mı? Şimdi biz buyuz, aynen iki çarpı iki dört eder gibi değiştirecek de halimiz yok. İyilik diye bir şey bizim kitapta yazmaz. Ne kadar çırpınsanız da sözlüklerde bize ait iyilik, insaf, utanma kelimeleri bulamazsınız. Bazı medikal araştırmacılar akrebin zehrinde ilaç veya bir umut olduğuna sizleri inandırmaya çalıştıklarına pek inandığınızı sanmıyorum. Çünkü akrep durup dururken zehrini bir Allah’ın kuluna vermez, bağışlamaz, yardıma yeltenmez. Bütün canlıya iğnesini sokmadan zehirlemeden boşuna emek vermez. O araştırmacılar, bin bir vesileyle ter dökerek ancak bir akrebi sıkıştırarak, keçe kullanarak veya laboratuvardaki aletlerle zehir keselerindeki zehri boşaltırlar. Hele o doktor veya hemşire eli kayar da akrebin kıskacına hedef olursa alimallah dünyaya geldiğine bin pişman olur.

İşte biz buyuz. İnkâr da etmiyoruz. Bizdeki bu özellik Allah’ın yeryüzündeki hikmeti olsa gerek.

Bizdeki huyu Nasrettin Hoca bir fıkrayla ne güzel anlatmıştı hani... Hoca, bindiği dalı kestiği anda küt, diye yere yuvarlanmıştı. Biz de öyleyiz kimse bize güvenmemeli. Yani güvendiğin yani bindiğin dal yani umutlandığın şey neyse seni alaşağı eder, hayatını zindana çevirir. İşte kulağınıza küpe olsun diye söylüyorum.

Ancak bu kadar korkutucu, iğrenç yapımıza insanoğlu niye özenir, ona şaşar dururum. Bazı insanlar yüzmeyi bilmedikleri için yalvara yakara suyun karşı yakasına geçmek ister. Bazen de el etek öper karşıya geçmek için. Suyun bu tarafında bir odun ile farkı olmayan insanlar genelde bu yolu denerler. Belki suyun karşı tarafından odun değil bir yaratık olduğu görülür ve adam yerine koyarlar onu. Öyle bir canhıraş çırpıntıda olur o kimseler.

Güngörmüş bilge kişiler, kıyametin kopmamasının nedeni yeryüzünde hâlâ iyi insanların olduğuna bağlarlar. İşte yeryüzünde o iyi insanlar karşıya geçmek isteyenleri sırtlarına alır ve suyun durgun yerinden ziyade en azgın dalgalı yerlerinde bile sırtlarındakileri dalgaya bırakmazlar.

O iyi insanlar kurbağanın yaptığını yapmazlar.

Akrep verdiği sözü bozup artık sözümde duramayacağım seni sokacağım dediğinde, kurbağa hemen suyun derinlerine dalar ve akrep kardeş yüzmek bilmediği için suyun azgın dalgalarında kayıp olur gider.

Bütün akreplerin huyu aynıdır, değişmez. Huyumuz batsın…

İyi insanlar asla fazilet yoksunu olmazlar. Sırtlarındakini mutlaka karşı kıyıya sapasağlam götürürler. Suyun karşı kıyısına ulaşanlar yeni güne başlar başlamaz, ilk sözü o sırtına alıp suyu geçiren iyi insana laf atmakla başlar.

“Suyu geçerken çizmelerim ıslandı. Onun yüzünden o



AY YILDIZIN GÖLGESİNDE GEYLANİ TÜRBESİ Yasin Cemal Galata Tarihi Bağdat şehrinde çeşitli medeniyetlerden kalan eserlerin bir kısmı günümüze kadar gelebilmiş, bir kısmı ise zaman içerisinde yok olup gitmiştir. Türklerin Irak’ı yurt edinmeye başladıkları tarihten itibaren, bilhassa Osmanlı döneminde, bölge ve mezhep farkı gözetmeksizin Irak baştan aşağı imar edilmiştir. Osmanlı devleti döneminde Bağdat’ta köprüler, demiryolları, hastane, su bentleri, barajlar, kışlalar, şehitlikler, idarehaneler, karakolhaneler, sanayi mektepleri, okullar, konaklar, su kanalları, camiler, türbeler, dergâhlar imar edilmiştir. Bağdat’a en büyük imar faaliyetleri Osmanlı döneminde olmuştur. Günümüze kadar gelebilen camiler ve türbeler o dönemde yapılmış ya da yenilenmiştir. Osmanlı’nın mimarı Mimar Sinan tarafından büyük bayındırlık faaliyetleriyle bütün kutsal mekanlar elden geçirilmiştir. Tarih boyunca önemli bir şehir olan Bağdat’ta Türk eserleri günümüzde halen ayaktadır. İslam medeniyetinin manevi önderlerinden Abdülkadir Geylani hazretlerinin türbesi şehrin güneyinde, Babüş-Şeyh mahallesinde yer alır. Selçuklu döneminden günümüze kadar büyük ilgi ve itibar gören türbe Türk mimarisini Irak'ta temsil eden önemli eserlerden biridir. Abdülkadir Geylani 1166 yılında vefat edince, medrese hücrelerinden birine gömülerek üzerine türbe yapılmıştır. Türbe, 1508 Safavi istilası ile zarar görmüş, kısmen harap olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman, 1534 Irakeyn Seferi sırasında Abdülkadir Geylani hazretlerinin türbe ve imaretinin yeniden ihyasını emretmiştir. Mimar Sinan tarafından planlanan, cami, türbe, tekke ile imaretten oluşan bir külliye inşasına başlanmıştır. 1638’de Sultan IV. Murad tarafından esaslı bir şekilde tamir ettirilmiştir. Sonrasında 1674’te Bağdat valisi Silahtar Hüseyin Paşa, 1708’de Sultan III. Ahmet, 1865’te Sultan Abdülaziz ve Sultan II. Abdülhamid dönemlerinde çeşitli bakım ve onarımdan geçmiştir. Irak'taki mimari yapılar içinde en büyük kubbe Abdülkadir Geylani Camii'ne aittir. Etrafı yüksek duvarla çevrili, geniş bir avlu içinde yer alan külliye, cami, türbeler, medrese, tekke, namazgah ve imaretten oluşmaktadır. Külliyenin ve Saat kulesinin yapım, onarım kitabelerinde Osmanlı tuğraları ve Ay yıldız günümüze kadar gelebilmiştir. Osmanlıca kitabelerin günümüz Türkçesiyle tercümeleri şu şekildedir: "Gazilerin ve mücahitlerin sultanı, sultan oğlu sultan Murad Han’ın emri; Osmanlı saltanatında itibar kazanmış Silahtar Mustafa Paşa’nın Hakanının buyruğuna iletmesi ve Allah hayrını kolaylaştırsın ve bu işin gerçekleşmesini istemesi üzerine Yeniçeri Ocağı kethüdası Bektaş Ağa’nın gayretleriyle 1639 yılında tamir edildi.” “B



Editör’den
Bir Nefes Sıhhat Uğruna…

Bir yılı aşkın süreden beri dünyayı esir alan ve herkesin hayatını yeniden düzenleyen covid-19, kısa süre içinde sadece ülkemizi ve hatta sadece kıtamızı değil bütün bir yerküreyi tehdit eder bir salgına dönüştü. Böyle bir pandemi dünya tarihinde çok görülmemiş bir olay sayılır. Önceleri herkes tehlikenin büyüklüğünü anlayamadı ve tehlikenin boyutunu ciddiye almadı. Salgın yüzünden hayatını kaybedenlerin sayıları giderek artınca, işin ciddiyeti anlaşılmaya başlandı.

Ülkeler salgının önüne geçmek için önlemler alma yarışına girdi. Önlemler alındıkça ve hatta önlemlerin çapı giderek büyüyünce, insanları bekleyen yeni krizler ortaya çıkmaya başladı. İnsanların sağlığını tehdit eden salgın yüzünden dünya ticareti, turizmi, kültür ve sanat etkinlikleri, eğitimi ve spor aktiviteleri geniş çapta felce uğradı. Üniversiteler, AVM’ler, stadyum ve spor sahaları, fabrikalar, iş yerleri, devlet daireleri boşaldı. Metrolar, otobüsler, tramvay ve trenler, vapurlar, uçaklar boş bekleyen birer araç haline geldi. Ve nihayet hayatî tehlike yüzünden insanlar evde yaşamaya mahkûm oldu.

Öncelikle risk altında görünen üst yaştakiler ve kronik hastalığı olan gruplar evlere hapsedildi. Ancak salgını önlemek için herkesin sıkı biçimde korunması gerektiği hususu üzerinde fazla durulmadı. Herkes kurallara uyduğu takdirde olumlu sonuç alınabileceği noktasında fikir birliği sağlanmadığı için, salgının önü alınamadı.

Salgın yüzünden her ülkenin birçok kurumunda eksikler ve yanlışlıklar da ortaya çıktı. Özellikle sağlık sektöründe büyük sıkıntılar yaşandı. Hastaneler ve buralardaki yoğun bakım ünitelerinin yetersizlikleri ve eksiklikleri fark edildi. Eğitim hizmetlerinin, ekonomik ve ticarî faaliyetlerin sürdürülmesi için, yeni çıkış yolları arandı. Bunun da sanal biçimde online ortamında yapılması yoluna gidildi. Yüksek öğrenim gören 8 milyonun üstünde, ilk ve orta öğrenim gören 18 milyon öğrencinin öğrenim hayatı aksamasın diye uzaktan eğitim başlatıldı. Birtakım zorluklar yaşanmış olmasına rağmen, öğrencilerin gelecekleri ve kurdukları hayaller kararmasın diye mücadele edildi.

Her yerde olduğu gibi ülkemizde en çok gıda sektörünün hizmet vermesine izin verilirken, küçük esnaf ve işletmeler maddî kayba uğradı. Özellikle berber ve kuaförler, lokantalar, kahvehaneler, büfeler, kafeteryalar, düğün ve eğlence salonları gibi yerler geniş çapta zararlara uğradı. Bunların içinde küçük esnaf ve işçi ile geçimlerini günlük kazanç üzerinden sağlayan kesim gerçekten büyük mağduriyet yaşadı. Bu kesime sanırım devlet nisbî de olsa destek verdiği için bir nebze nefes alındı.

Hayatı eve sığdırma yüzü



BİZE GÖRE..
Kendinle Barışık mısın?
Erşat Hürmüzlü



Türkmeneli’nden
Türk’ün dilinden
Siyasette Ahlakî Değerler
Mahir Nakip

Siyaset Olmak
Çocuktuk, yaramazlık yaptığımızda veya evde bir zarara sebep olduğumuzda annelerimiz bize beddua niteliğinde ¨Hey sıyasat olasan¨ derlerdi. Yani, rezil ve rüsva olasın demek isterlerdi. Demek ki en iyi zamanlarda bile siyaset varmış ve bir yergi kaynağı imiş. Devletler oluşmadan siyaset var mıydı bilmem ama siyaset kalubeladan beri sevimsizdir ve çirkeftir. Ama ne var ki siyaset olmadan da ne devletler olur ne de toplumsal hayata düzen verilebilir. Siyaset demek hizmet demektir, siyaset demek asayiş ve güvenlik demektir, siyaset demek ilerlemek ve kalkınmak demektir. Kısacası siyaset olmazsa nüfusu 7,5 milyara yaklaşan dünyayı idare etmek imkânsızdır. O zaman olmazsa olmaz olan bu siyaset nasıl olmalı ki annelerimizin dilinde bir beddua değil, bir dua olabilsin? Önce literatürde nazarî boyutuna göz atalım.

Siyasetle ahlak arasındaki ilişkiyi inceleyen üç yaklaşım vardır. Eflatuncu, Machiavellici ve demokratik yaklaşım. Eflatuncu yaklaşım, ahlaka mutlak bir üstünlük payesi verir yani, siyaseti ahlaka feda eder; hatta köle eder ve erdemi (fazileti) temel alır. Bunu, realist bulamayan Machiavellist yaklaşımda, ahlakî değerler bir kenara bırakılır ve belirli ilkeler dahilinde hedefe varmak için her vesile mubah görülür. Bu yaklaşımda siyasetçiler, verdikleri sözleri tutmayan güvenilmez kişilerdir. Binaenaleyh siyasetçinin davranışı ahlakî, hukukî ve dinî değerlere değil, menfaat esasına dayandığı varsayılır. Bu iki uç yaklaşımın ortasında olan demokratik yaklaşımda ise bir devletin varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan ahlakî değerlerin kendi şartları içinde gelişebileceğini kabul eder. Burada siyasetçi, halkın onayından geçmiş bir anayasaya ve bu anayasaya göre yürürlüğe girmiş kanunlar çerçevesinde hareket eder. Bu anlayış günümüzde cârî olmakla beraber, batı ülkelerine yaklaştıkça uygulanabildiği fakat doğuya uzandıkça kötüye kullanıldığı veya istismar edildiği görülmektedir. Genel olarak ferdî bazda siyasetçi, bilgi ile donandıkça erdemi artar; erdemi geliştikçe hata yapması azalır ve aldığı kararlar daha isabetli olur. Batının ve doğunun filozofları bu konuda müttefik. Sokrat, Eflatun, Aristo batıda, Farabi, Yusuf Has Hacib, Kınalızade Ali Efendi de doğuda aynı kanaati taşıyorlar. Günümüzde bilgiye ulaşmak çok daha kolay olduğundan, nazarî olarak siyasetçinin eskilere nazaran daha erdemli ve doğru kararlar vermesi beklenir. Yusuf Has Hacib, 11. Yüzyılda kaleme aldığı Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgi) isimli eserinde bilginin yanında adaleti de eklemektedir. Günümüzde adalet kavramı hâlâ tartışılırken ama bilgi artık tartışma alanından çekilmiştir. Çünkü bilgiye erişim ziyadesiyle kolaylaşmıştır. Öyleyse günümüz siyasetçisini erdeme yaklaşmasına engel olan farklı faktörler var. Pekiyi biz Türkmenler bu durum karşısında işin neresindeyiz ve nasıl bir yol izlemeliyiz?

Bizden Bize Çözüm
Öncelikle kendi çapımızı bilmeliyiz. Şu anda Irak’ta kurulan çarpık düzende (Anayasa ve kanunlar çerçevesinde) hacmimiz veya büyüklüğümüz bellidir. Bu düzen ne bizi temsil ediyor ne de tatmin. Bu düzeni değiştiremeyeceğimize göre, irademiz dışında kurulan düzenle beklentilerimiz ve imkânlarımız arasında bir irtibat ve denge kurmaya çalışacağız. Irak Parlamentosu içerisinde en fazla yerleştirebileceğimiz vekil iki elin parmak sayısını geçemeyecektir. Kaldı ki Fuzuli’nin dediği gibi ¨düşman kavi, talih zebun¨ o zaman kendimize göre bir model geliştirmemiz gerekmektedir.

Aslında model veya örnek alabileceğimiz çok önemli bir topluluk ve lideri var: Müslüman Boşnakların lideri Alia İzzetbegoviç. Bütün siyasetçilerimizin ve özellikle gençlerimizin okuması ve izlemesi gereken bir şahsiyettir İzzetbegoviç. Şartları bizimkine çok benziyor belki daha da ağır. Sovyetlerin dağılmasıyla Yugoslavya da dağılmış ve Bosna-Hersek 1992 yılında bir referandumla bağımsızlığını ilan etmişti; İzzetbegoveç de Cumhurbaşkanı seçilmişti. Ancak ta Osmanlılar zamanında Müslümanlara karşı kin güden Şövenist Sırplar, Batıyı da arkalarına alarak, kendi soydaşları olan ancak Osmanlılar zamanında Müslümanlığı seçen Boşnakları 1994’te emsali görünmeyen bir katliama tâbi tuttular. Müslüman Boşnaklar bu katliamda 250 bin şehit verdi ve bir milyonu ise göçe zorlandı. Ama İzzetbegoviç’in hikmet dolu liderlik vasıflarıyla Sırplarla anlaşma sağladılar ve bugün iyi-kötü bir devletleri var. İzzetbegoviç’in okunması gereken yedi kitabı bulunmaktadır. İzzetbegoviç’in devlet ve siyaset felsefesinde idealizmle realizmi barıştırıyor. Siyasetçiye kendi menfaatini gözetme hakkını vermekle beraber ona vazife yüklüyor; bu vazifenin özü aslında misyondur. Şöyle diyor:
“Vazife ile menfaat her insanî hareket tarzının iki değişik muharrikini teşkil etmektedir. Aralarında, kaide olarak, karşılaştırma yapılamaz. Vazife hiçbir zaman menfaatçi değildir, menfaatin ise ahlâkla alakası yoktur” ve ilave ediyor ¨menfaat bekleme veya gütme siyasetin bir gereği ise, vazife de siyaset ahlakının gereğini oluşturur¨. Çok yerinde bir yaklaşım. Buradan siyasete soyunmak isteyen gençlerimize çok nasihatler çıkar.
Siyasetçimize Atalar Öğüdü
Bugün bir Türkmen’in siyaset meydanına inmesi sadece milletvekili adaylığı ile olması gerekmiyor. Mevcut bir partide görev almak, gençlik teşkilatlarında çalışmak veya fikir ve araştırma kurumlarında faaliyet göstermekle de siyaset yapılabilir. Bundan da meşru bir menfaat elde etmek ahlakîdir. Siyasete katılmanın her türlüsünü tebrik etmek ve takdir etmek elzemdir. Çünkü siyasete girmek cesaret ve irade meselesidir. Siyasete soyunan kişi öncelikle bilgi düzeyinden emin olması lazım. ¨Cahil cesur olur¨ derler, bize bu alanda aydın-cesur kişiler lazım. Aydın kişinin sadece bilgiyle donanması elbette yeterli değildir. Çünkü siyaset ahlakının en değişken olanı bilgidir; ona da geçmişe nazaran, daha kolay ulaşıla bilindiğini söyledik. Geriye en önemli kısımlar kaldı: Ahlakî değerler; yani erdemli siyaset…
Siyasetçimizde adalet duygusunun yüksek düzeyde olması gerekir. Adalet sadece mahkemede aranmaz, siyasetçinin içinde bulunduğu en küçük birimin içinde bile daim adaletin olması gerekiyor. İş birliği yapabilme kabiliyeti, günümüzde giderek önem kazanıyor. Ferdî başarı sadece sporda söz konusudur. Ekip çalışması çağdaş yönetimin olmazsa olmazıdır. O da kolektif çalışmayı gerektiriyor. Bir siyasetçinin nefsini yenmiş, sinirlerine hâkim, rakiplerine kin gütmeyen, intikam ruhundan arınmış olması gerekir. Yeri geldiğinde müsamahakâr yeri geldiğinde ilkeleri doğrultusunda ceza verebilen siyasetçi, liderlik mertebesine ulaşabilir. ¨Her şeyi sadece ben bilirim, herkes sadece beni dinlemeli ve her şey bana sorulmalı¨ diyen bir siyasetçi bir gün başarısızlığa mahkumdur. Birleştirici, hoş görülü, sabırlı, sâkin ve sevecen olmak kolay olmamakla beraber bir siyasetçide elzem olan vasıflardır.
1564 yılında Ahlâk-ı Alâyi isimli kitabında Kınalızade Ali Efendi devleti idare edenlerin ahlakî değerlerine ayrı bir yer verir. Bu değerlere itaat etmeyenleri ve uymayanları gü



Prof. Dr. Necdet Demirci
Ne Yazık O’nu Kaybettik…
Necat Kevseroğlu

Türkmen kültür ve bilim insanı, Kerkük Üniversitesi’nin temel direklerinden biri, aramızdan ayrılıp Hakk’a yürüdü. Kaybettiğimiz Prof. Dr. Necdet Demirci’yle gençlik yıllarımızdan beri, ömrümüz onunla beraber geçti.
Ömür boyu, onun dostluğuna doyamadım, kederi, güzelliği hep beraber paylaştık, fazileti, tevazu, gösterişsizliği, nazik, diğerkâmlığı, tahammül ve müsamahayı şahsında toplayan ve dostlarına karşı büyük sevgi ve saygı duyan bu kültürlü bilim insanı Dr. Necdet Demirci, mütekamil bir insanın bütün meziyetlerine sahip müstesna bir şahsiyetti; vefakâr bir insandı.
İlmi alanda, mesleği ile ilgili yapmış olduğu çalışmalar, yazdığı kitap ve araştırmalar, yaptığı çeviriler, İngilizce’den Türkçe’ye ve Türkçe’den İngilizce’ye tercümeleri yanında kıymetli hem ilmi, hem de Türkmen Edebiyatı ile ilgili yazıları, yetiştirdiği öğrenciler, öğretmenler, takdire şayandır.
Kaybettiğimiz Prof. Dr. Necdet Demirci, onu sevenlerin, dostluğuna doyamayanların ümit etmedikleri bir anda ve enerji, bilgi dolu bulunduğu bir çağda aramızdan ayrılıp gitti ve geride kalan bizleri, kendisine sonsuz sevgi ve saygı ile bağlı olanları, ailesini, kardeşlerini derin acılar içinde bıraktı.
Ömür boyu kendini milli Türkmen davasına adayan Demirci Bağdat’ta öğrenciliği sırasında dört yıl, Bağdat Radyosu’nda, Türkmence Bölümün’de bıkmadan, usanmadan, gönüllü olarak Kültür ve Edebiyat adlı programları, kulaklarımızda o güzel sesi, bu kubbe altında kalan hoş bir sada idi.
Prof. Dr. Necdet Demirci, Kerkük’ün Sarıkâhya Mahallesi’nin Beşiktaş Sokağında tanınan Demircizade Kâzım Musa Efendi’nin oğludur. 1955 yılında baba ocağında, aynı mahallede gözlerini dünyaya açmıştır.
İlk orta ve lise öğrenimini Kerkük okullarında tamamladı, 1976 – 1977 ders yılında Bağdat’ta Müstansıriyye Üniversitesi’nde, Eğitim Fakültesi’nde İngilizce Edebiyatı Bölümün’den mezun oldu.
Başarılı olduğundan, hemen aynı fakültede yüksek lisans ve doktora tahsilini aldıktan sonra Kerkük Eğitim Genel Müdürlüğü’nde, tayin edilmişti. 1987-1996 yılları arasında Kerkük Öğretmenler Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı, İngilizce dili ve edebiyatı derslerini verdi, pek çok sayıda öğretmenler yetiştirdi.
1992 yılında, Erbil’de Salahaddin



ALKARISI CİN VE KAYIP KIZ İlâf KÖPRÜLÜ Gözlerini açtığında, görkemli ve heybetli Ural Dağları’na doğru yaklaştıklarını görebiliyordu Sayina. Yorgunluktan kılını bile kıpırdatamayacak bir hali vardı. Zavallı atlara üzülmekten alıkoyamıyordu kendini. Nallarının neredeyse çatlayacak olduğunu düşünüyordu. Etrafta, atların nallarının sesinden başka ses yoktu. Sanki araba, bu boş dünya arazisinde tekti, yapayalnızdı. Akıp gidiyordu dağların arasında, ağaçların gölgesinde. Bulutsuz göğün altında, yıldızlar henüz o saatlerden itibaren epeyi belirgindi. “Şu yıldızlara bir bak. Tanrı yaratmış lâkin, neden bu kadar mağrurlar?”, diye düşündü. Mağrur yıldızları izlerken başını biraz daha eğip, iki genç atın çektiği iki kişilik küçük tahta bir odanın üzerine atılan perdeleri iyice araladı. Gökyüzünde uçan bir sungur gözlerine ilişti. Kanatlarını açmış, özgürce uçuyordu. Sayina, sungurun en az yıldızlar kadar mağrur olduğunu düşündü. Kanatlarının altında kalan topraklara, kendisi mi hükmediyordu? Gün çoktan batmak için solgun ışıklarını saçmaya başlamıştı. Etrafında oluşan kızıl halkalar gittikçe sararıyordu. Yer yer verimsiz topraklar, yer yer de zengin ağaçlar geliyordu. Bazen de çalılar yolun iki tarafını sarıyordu. İhtişamlı bir bahar tablosunu andıran bu kadar muazzam bir manzarayı uzun süredir görmemişti. Böylece perdeyi kapatıp, yaklaşmakta olan gecenin giz dolu karanlığına doğru salıverdi kendisini. Kucağındaki körpeye baktı. Alnına nazik bir öpücük bıraktı. Aykız’ın bembeyaz kundağa sarılı, dışı tüylü, içi ise kalın bir deriden yapılan, elle dikilmiş yeleğin içindeki minik bedeni ne kadar da rahat görünüyordu. Küçücük gözleri derin uykulara dalmıştı. Üzerindeki şarap renginde olan kaftanını düzeltti. Başına taktığı tofunu indirdi. Balıksırtı örgü saçları, tofunu altından başına örttüğü beyaz tül şalın altında kaldı. Bebeğini izleyen gözleri kısılınca, elmacık kemikleri daha çok belirginleşti ve pembe dudağının kenarında bir gülümseme belirdi… Doğum yapalı henüz üç günü bile bulmamışken, Çuvaşya’daki evlerine doğru yola çıkma kararında ne kadar ısrarcı olduğunu hatırlıyordu Sayina. Eşinin Başkurdistan’daki ailesi, loğusalıkta yola çıkmanın ne kadar tehlikeli olduğunu anlatıp dursalar da nafile. Bunları düşünürken içini saran hazin duygu eşliğinde, Başkurdistan çoktan geride kalmıştı bile. Gün tamamen kararmaya başladığında böceklerin dahi sesleri kesilmişti. At arabası iyice ağırlaşmıştı. Belli ki atlar epeyi yorgundu. Çok geçmeden duruverdiklerinde, Sayina, yavrusunu göğsüne sıkıca bastırdı. Mevsimlerden bahardı, hava gündüzleri epeyi güzeldi, lâkin o akşam güzün ıssız ve soğuk akşamlarına benziyordu. Rüzgâr yoktu ama, bir şeyler Sayina’nın yüreğini titretiyordu. Perde bir anda aralandı. Eşi Uraz’ın yorgunluktan omuzları düşmüştü. Gözleri uykulu idi. Üzerine giydiği zırh benzeri, toprak renginde bir deri yelek vardı. Kıvrık burunlu ayakkabıları, karanlıkta pek belli olmuyordu. Alnına bağladığı siyah kuşak, gözleri ile aynı renkte idi. “Katunum, ileride bir ateş gördüm. Şavkı göğe vuruyor. Ormanın yarısını aydınlatıyor. Konaklama yeri olmalı. Atlar da çok yorgun düştü. Siz de hırpalandınız. Oraya gidip, günün aymasını bekleyelim, bu sayede de biraz dinlenelim”, dedi Uraz. Gözlerinin altındaki çizgiler gerilmişti. Elleri, atın boyunduruğunu tutamayacak kadar yıpranmıştı. Sayina, eşinin bu yerinde teklifine başını evet anlamında sallayarak cevap verdi. Perde yeniden kapandı. İçerisi karanlığa gömüldü…



Sayfalar