Buradasınız

Makale

Editör’den Ülkeler Parçalanarak Güçlenmez II Irak’ta 2003 işgalinden sonra halk, ülkede artık demokratik, insan hak ve özgürlüklerine saygılı bir rejimin kurulması ümidine kapıldı. Yıllarca dikta rejimi altında inleyen halkın da zaten bundan başka bir beklentisi yoktu. Bu noktada atılması gereken ilk adımlar, ülke yönetimine el koyan işgal güçlerinden bekleniyordu. İlk adımların doğru atılması, doğru ve sağlıklı sonuçların doğurmasına yol açacaktı. Fakat ne yazık ki beklentileri karşılayacak olumlu gelişmeler yaşanmadı. Öncelikle ülke yönetimini demokratik biçimde yürütecek ekiplerin ortaya çıkmasına fırsat verilmesi yerine, etnik ve mezhep ayrımcılığına teşne olan kutuplarla iş birliği yapıldı. Irak’ın bütünlüğünü, güvenliğini, huzur ve birliğini arzulayan vatansever şahsiyetler dışlandı. Ülkede yıllarca sürecek çekişme ve anlaşmazlıkları daha da derinleştiren ayrılıkçı eğilimlere fırsat verildi. Böylece meydan intikamcı ve kinci mihraklara bırakıldı. Ülkede fitne, fesat, hırsızlık, yolsuzluk, terör, gasp ve her türlü yasa dışı uygulamaların yapılmasına zemin hazırlayan bir düzen kuruldu. Ülkede devlet tarafından güven ve huzur sağlanmadığı için, toplu göçler yaşandı. Can güvenliği olmadığı için doktorlar, mühendisler, üniversitelerin eğitim kadrolarında yetişmiş insanlar, sanatçılar, yazarlar, entelektüel kişiler ülke dışına çıktı. Eğitim, ticaret ve sağlık sektörü çöktü. Üzülerek ifade etmek gerekir ki Irak 19 yıl içinde çok zaman ve çok kan kaybetti. Yetişmiş insan potansiyelinin kaybedildiği ve demokratik parlamenter düzenin bir türlü rayına oturamadığı ülkede, halkın geleceğe ümitle bakmasına imkân bırakılmadı. Hükümetin kurulma esasları etnik ve mezhep pazarlığı üzerinden ele alınması, hem de bu pazarlıkların alenen medya önünde yapılması, işin ne kadar çağ dışı bir raddeye vardığını gösterdi. Böylesini çirkin pazarlıkların, dünya kamuoyunun tepkisine yol açmaması ve normal karşılanması, insanlık adına hayret verici bir olaydır. İktidar paylaşımı etnik ve mezhep ayrımcılığı üzerine yapıldığı için, ülkede daha uzun yıllar çağdaş normlara uygun bir hukuk devletinin tesis edilmesinin çok uzak bir hayal olduğunu maalesef söylemek mümkündür. Irak’ın Nüfus Dokusu ve Dinî Yapısı Ülke genelinde resmi nüfus sayımının son olarak 1997 yılında yapıldığı Irak'ta, devam eden yıllar içinde bazı kurum ve bakanlıklarca birtakım sayımlar yapıldı. Irak'ta 2005 yılında yapılan gayri resmi sayımda, ülke nüfusu 27 milyon 962 bin 968 olarak açıklandı. Irak Planlama Bakanlığına bağlı Kalkınma ve İş birliği Kurumu ise 2015'te ülke nüfusunu yaklaşık 36 milyon olarak duyurdu. Son olarak Irak Merkezi Sayım Kurumunun 2017 yılında yaptırdığı sayıma göre ise ülke nüfusu 37 milyon 139 bin 519 olarak belirlendi. 37 milyonu aşan nüfusun yaklaşık %75’i şehirlerde, %25’i kırsal kesimde yaşıyor. Mevcut nüfusun yüzde 96’sı Müslüman. Müslümanların ise yüzde 53’ü Şii, yüzde 42’si Sünni.



Bize Göre

İnsan Aklının Bir Saçmalığı
Arılar ve İnsanlar

• Erşat Hürmüzlü
Yukarıdaki ana başlık bana ait değildir. Bunu irdeleyen Iraklı meşhur sosyoloji âlimi Ali El-Verdi’dir (1915-1995). Sanırım birçoğunuzun okumuş olduğu ve Arapça olarak (مهزلة العقل البشري), yani başlıktaki gibi olan bu eserde, bizi gerçekten çok önemli gerçeklerle başbaşa bırakmıştı.
“İnsanın fıtratında olan bir tabiat, ekranlarına göre kendisinde daha çok haklılık, kabiliyet ve iyilik görmesidir.
Bakın arı topluluğuna, orada her arı hiç başkaldırmadan ve hiç te homurdanmadan vazşfesini ifa eder. Kraliçe arı tahtında tamamen rahat, kimsenin gelip kendisini o mevkiden indireceğini hesaba katmaz., hiç bir arının günlerin birinde gelip: sen niçin bu nimettesin, bense gece gündüz çalışıyorum, diyeceği aklının ucundan geçmez.
Bunun sebebi Arılar çalışmalarında bir nevi alet gibi fıtrattan doğan bir alışkanlıkla hareket e. Onun için arı topluluğu milyonlarca yıldır hiç gelişmez
Kitabın (İnsanlık Kabuğu) bölümünde belki bizim bugünümüze ışık tutan çarpıcı bir mesaj verilmektedir:
“İnsan topluluğu ise devamlı bir gelişim kaydetmektedir.Ancak insanoğlu toplumu için çalıştığında bu hizmetinden bir karşılık beklediğinin farkında olup, fıtratı icabı bu hizmetten kendisine dönük hem gelir hem de sosyal yükseliş ve görünürlük kazanacağının bilinci içinde hareket eder. Onun için insanoğlu her daim şikâyetçidir, kendisini başkasından daha üstün, daha başarılı ve de daha haklı bulur.
Bu gibi birey baksa ki toplum kendisini fazla takdir etmiyor, bağırmaya ve sesini yükseltmeye başlar. O zaman hemen bir slogana yapışır: ( Böylece, lüzumsuzlar yükselir de şeref sahibi olanlar aşağıya çekilir.”
El-Verdi, bu çağımızda mutlak hakikatın zaten kıymetini kaybettiğini, onun yerine orantılı hakikatın geçtiğini vurguluyor. Sana göre hak olan belki başkası için batıldır.Dün de senin gözünde güzel olan belki bugün sana çirkin görünmektedir. Bütün bunlar senin aklında dalganırken sen belki farkında olmasan da devam etmektedir.
Peki bu âlimin söylediklerinde gerçekten çok fazla gerçek payı olmasına ragmen bazı ideolojiler bunu ters çevirip insan fıtratında olan bu çelişkilerden kurtulmasını sağlayabilmiş mi?
Muhakkak bunun imkânı belirmiş, ancak muhatap ne kadar bu



Türkmeneli’nden
Türk’ün dilinden
Kardeşlik Ocağı Silkiniyor

Mahir Nakip
mnakip@yahoo.com

Neden Ocak?
Türkmen Kardeşlik Ocağı, Osmanlı’nın Irak topraklarını terk edişinden bu yana Türkmenlerin 1960 yılında resmî olarak kurdukları ilk ve en önemli kurumlarıdır. Müessisleri, bu toparlayıcı ve birleştirici kuruluşa boşuna “ocak” dememişler. Ocak Türklerde kutsaldır; bir bakıma ocak aile veya yuva demektir. Bunun en güzel delilini de deyimlerimizde bulmak mümkündür. Ocağı sönmek (aile fertlerinin yok olması), ocağı kör olmak (ailenin çocuksuz kalması), ocağı tütmek (ailede hayatın devam etmesi), birinin ocağına düşmek (yalvarmak anlamında) gibi deyimler ocağın ehemmiyetini vurgular. Gerçekten de Türkmen Kardeşlik Ocağı tesis edilirken, Türkmenleri bir ailenin fertleri olarak görüp bir araya getirmek, ortak bir hedef ve mefkure etrafında toplamak, gençlerin milli çizgide yetişmelerini sağlamak, farklı bölgelerde yaşayan Türkmenleri bir yerde buluşturmak ve Irak’ta Türkmenlerin oluşturdukları bin yıllık milli kültürlerini korumak, yaşamak ve yaşatmak amacıyla kurulmuştur. 1977-2003 yılları arasındaki süreyi bir fetret dönemi olarak kabul edersek, öncesi ve sonrasında gerçek anlamda topyekûn Türkmenlerin en yetkin temsilcisi Türkmen Kardeşlik Ocağı olmuştur.

Ocağın Önemi
Türkmen Kardeşlik Ocağı ne 2003 yılından önce ne de sonra ideolojik bir kurum olmuştur. Eğer ideolojik bir kurum olsaydı ne 2003 yılından önce varlığını sürdürebilirdi, ne de sonrası bütün Türkmenleri kucaklama imkânı olurdu. Ama söz konusu dönem arasında bir mefkuresi, hedefi, vizyon ve misyonu olmuştur. Dörtlü bir sac ayağına benzeyen bu vazgeçilmez kavramlar bir siyasî partiden kat be kat daha kutsal, kalıcı ve daha kucaklayıcıdır. Çünkü Ocak rekabet, çekişme, çıkar ilişkisi, şan-şöhret, makam ve maaş gibi menfaat girdabından asude ve vareste bir kurumdur. Bu da normaldir çünkü, bir parti muhtemelen belli bir zümrenin veya belli bir ideolojide olan ekibin kurduğu bir teşekkül olabilir. Ama ocak, hiçbir zümrenin veya ideolojinin temsilcisi değil, kendisini Türkmen hissedenlerin ve Türkmen’i yaşatmak isteyen herkesin evidir. Ayrıca sıradan ve müstakil bir Türkmen siyasete, partilere veya herhangi bir ideolojiye angaje olmak istemeyebilir. Ama her insanımız kendisini Türkmen kabul ettikten sonra Türkmen Kardeşlik Ocağı’nda kendine bir yer ve tanım bulabilir.

Eğer Ocağın 2003 yılından önce bu milli hasletleri olmasaydı, bugün Irak siyasî sahasında ne esamimiz okunurdu ne de bizi temsil edebilecek doğru-dürüst bir Türkmen aydını ve siyasetçisi bulabilirdik. 2003 yılından önce Irak topraklarında siyasî parti kurma gibi bir imkânımız olmadığı için Ocak, biricik kurumumuz, kaynağımız ve her türlü faaliyetlerimizi içinde yürüttüğümüz ocağımız, yani evimiz olmuştur. Ama bugün çok sayıda partilerimiz olduğuna göre ocağımızın yeri bu partilerin üstünde olmalıdır. Yani Ocak’ın, bütün siyasî partilere eşit mesafede durması gerekmektedir. Ne bir partiyi kayırmalı ne de bir partiyi karşısına almalıdır. Yani bir Türkmen dergâhı mesabesinde olmalıdır. Dolayısıyla Türkmen Kardeşlik Ocağı’nın hedefi, vizyon ve misyonu değişmemekle beraber, önemi ve görevi artmıştır diyebiliriz.

Yeni Ocak Yönetimi
2003 yılından başlayarak geçtiğimiz aylara kadar Ocağımız, İhsan Şefik, Aydın Halit, Prof. Dr. Mehmet Ömer Kazancı ve Prof. Dr. Necdet Bayatlı kardeşlerimizin başkanlıklarında dört yönetim dönemi gördü. Hepsi de başarılı olmuşlar, canhıraş çalışmışlar ve ciddi bir gayret göstermişlerdir. En önemlisi partiler üstündeki konumunu muhafaza ederek bütün siyasî partilerimize eşit mesafede durmasını başarabilmişlerdir. Türkmen halkı olarak her ikisine ve maiyetlerindeki yönetim kurulu üyelerine minnettardır. Özellikle Kazancı’nın, viraneye dönmüş, varlığı tarumar edilmiş, üstüne kül elenmiş ve âtıl kalmış ocağı ihya etmesi ve Kardeşlik Dergisini tekrar hayata geçirmesi mükemmel bir hizmet olarak kaydedilmelidir.

Değerli dava adamı Dr. Faruk Peri’nin başkanlığında yeni bir yönetimin başa gelmesi yerinde bir gelişme ve isabetli bir karar olmuştur. Bu kararı milli mutabakat kararı olarak görmekte yarar vardır. Gerçekten de bunun meyvelerini kısa sürede alabildik diyebiliriz. Nitekim genel kurul tarihi olan 27.11.2021’i esas alırsak henüz üç ayını bile doldurmadan yeni yönetimin bir dizi faaliyetlere imza attığını görebiliyoruz. Elbette bol miktarda farklı düzeylerde tebrik için gelen heyetler olmuştur. Tebrik eden heyetler arasında Türkiye ve Azerbaycan Büyükelçileri, Türkiye Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları ve Maarif Vakfı Temsilcilerinin bulunması kardeş Türkiye ve Azerbaycan’ın Ocağı ne kadar önemsediklerinin delilidir. Hemen akabinde şehitleri anma törenlerinin yapılması ve Ocak’ın önemli başkanlarından şehit lider Abdullah Aburrahman’ı mezarı başında ziyaret edilmesi takdire şayan bir faaliyettir. Ayrıca yine kısa bir süre içerisinde Irak İnsan Hakları Komisyonunun katılımıyla Türkmen hakları ile bir sempozyumun düzenlenmesi önemli ve emek isteyen bir faaliyet olmuştur. Ocağın sosyal medyayı da aktif kullanmasını görmek sevindiricidir. Kısacası yeni ocak idaresi iki buçuk ay gibi kısa bir zaman zarfından elliden fazla faaliyete imza atması alkışlanacak bir durumdur.

Yeni yönetimin elbette yeni ve uzun vadeli proje ve f



Önder Saatçi HANGİ DİLLE KONUŞUYORUZ? Türk dili günümüzde Moğolca ve Mançu-Tunguzca ile birlikte Altay dilleri arasında gösteriliyor. Bilim adamları Japonca ve Korecenin de bu taifeye dahil olduğunu düşünmekteler. Ancak Altay dillerinin akraba diller olduğu şüpheli. Yani, tek bir kaynaktan gelip gelmediği hususu aydınlatılmış değil. Buna karşılık dil araştırmacıları büyük dil ailelerinden de bahsediyorlar. Mesela, içinde Arapça ve İbranicenin olduğu Hami-Sami, içinde Türkçenin de olduğu Altay, içinde Fince ve Macarcanın bulunduğu Ural, İngilizce, Almanca, Fransızca, Farsça, vb. pek çok dili barındıran Hint-Avrupa ve daha başka bazı dil topluluklarının aynı kökten geldiği ve böylece büyük bir dil ailesi oluşturduklarını ileri sürüyorlar. Bugün için bu gibi bilgiler bir teoriden ileriye geçmiş sayılmaz. Ancak bu teorileri destekleyen birtakım bulgular dillerin kaynaklarını aydınlatmada birer ipucu olarak değerlendiriliyor. Gelelim, Türkçemizin dünya dilleri sıralamasındaki yerine. Bu sıralamada nüfusu esas alacağız. Türk dili Çince, İngilizce, İspanyolca ve Hintçeden sonra konuşanlarının sayısı dikkate alındığında dünyada beşinci sırada yer alıyor. Bunu söylerken Türk dilinin, yaklaşık 250.000.000’luk bir Türk dünyasının ortak dili olduğunu bilmeliyiz. Üstelik Türk dilini konuşanların tamamının Türk soylu olduklarını da eklemeliyiz. Buna karşılık, İngilizce ve İspanyolcanın bugün dünyanın geniş coğrafyalarında konuşuluyor olmasının sebebinin sömürgecilik olduğunu gözden uzak tutmamalıyız. Şunu da eklemek lazımdır ki dünya üzerinde Türklüğünü, dolayısıyla Türk dilini kaybetmiş bazı Türk topluluklarının varlığı da söz konusu. Türk dilinin bir özelliği de en az 5000 yıllık bir geçmişe sahip olmasıdır ki bu, ancak Çincenin sahip olabileceği bir meziyet olabilir. Türk dilinin yaşı üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Prof. Dr. O. Nedim Tuna MÖ 4000-2500 yılları arasında yaşamış olan Sümerlerin dilindeki 165 kelimenin o günkü Türkçeden alınmış olduğunu belgelemiştir . Bu da dilimizin yaşının belirlenmesinde önemli bir delildir. Tabii, Türk dilinin yaşı meselesi gündeme gelince dilimizin birçok lehçelerinin ve ağızlarının bulunduğu hususu da hemen akla gelmelidir. Günümüzde Azerbaycan, Kazak, Kırgız, Özbek, Uygur, Tatar gibi başlıca Türk lehçelerinden bahsedebilmekteyiz. Bunlar aslında bir kısım Türk yurtlarının ve boylarının adları. Tabiatıyla lehçeler de yurt veya boy adlarıyla anılıyor. Bunları bazen “Azerbaycan Türkçesi, Kazak Türkçesi, Uygur Türkçesi, vb.”, bazen de “Azerice, Kazakça, Uygurca, vb.” diye adlandırıyoruz. Yalnız burada bir sorun var. “Azerbaycan Türkçesi” terimini daha çok Türkiye’deki Türkologlar benimsemişken Azerbaycan Anayasası devletin resmî dilini “Azerbaycan Cumhuriyeti’nin devlet dili Azerbaycan dilidir.” şeklinde kaydediyor. Türkmenistan Anayasası’nda da “Türkmen dili, Türkmenistan’ın Devlet dilidir.” ibaresi var. Bunlardan anlaşıldığına göre, Azerbaycanlı ve Türkmenistanlı siyasetçiler kendi konuşma biçimlerini Türk dilinin birer lehçesi olarak değil, doğrudan doğruya birer dil olarak görüyorlar. Bu anlayışın diğer Türk devletlerinde de hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Peki, bu tutum isabetli midir? Türk dünyasının bütünlüğü ve dilinin birliği hususu göz önünde bulundurulacak olursa, bunun hiç de uygun olmadığını söylemeliyiz. Bununla birlikte, bu ülkelerde “Türkî diller” gibi bir kavram da yok değil. Bu da bu ülkelerin, kendilerini, Türk dünyasının bir parçası saydıklarını gösteriyor. Ancak kimsenin kendi “dil”ini “lehçe” seviyesine indirmeye niyetli olmadığı da anlaşılıyor. Peki, bu yaklaşımın ardında yatan sebep nedir? Niçin, bağımsızlıklarının 30. yılını kutlayan bu Türk cumhuriyetleri dil konusunda böylesine farklı bir anlayışı benimsemekteler?.. Bunda en önemli etken eski Sovyet dil ve kültür politikalarının bu ülkelerde henüz kökünden kazınmamış olmasıdır. Denilebilir ki bu ülkeler siyasi bakımdan bağımsızlaşmış olsa da zihniyet bakımından bağımsızlıklarını henüz tam anlamıyla elde etmiş değiller. Öyle ki Sovyetler Birliği ve hatta çarlık döneminde Ruslar, istila etmiş oldukları Türk yurtlarında, İlminski, Ostromov ve daha başka bazı “ajan-bilim adamları” vasıtasıyla kendi taraflarına çekmiş oldukları çeşitli Türk boylarından olan kültür adamlarına, sözde bir millî (aslında kavmi) kimlik aşılamışlar ve bunun da bir vasıtası olarak her bir Türk topluluğuna birer alfabe verip birer de gramer (dil bilgisi) dayatarak lehçelerinin apayrı birer dil olduğunu onlara benimsetmişler. Tabii, ekonomi ve kültür politikalarıyla da bu “böl, parçala, yönet” ana politikası bugünkü acı meyvelerini vermiş. Bu Türk toplulukları, 20. yüzyılın başlarına kadar kendi konuştukları dile, Türkçe, Türkî, Türk tili derlerken, 70 yıllık Sovyet politikalarının ardından, bugün artık “Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Türkmence” demekteler . Üstelik bu devletlerin yetkilileri bir araya geldiklerinde birbirleriyle ancak Rusça konuşarak anlaşabiliyorlar. Üstelik Rusça bu ülkelerde hâlâ daha itibarını koruyor… Türk diline karşı bu yaklaşımların yalnızca SSCB sınırlarında geçerli olduğunu da düşünmeyelim. Bu politikaya paralel olarak ABD ve hatta Türkiye’de meseleye böyle bakan pek çok Türkolog yetişmiştir. Bugün Amerikan literatüründe de Türkiye Türkçesi “Turkish”, diğer Türk lehçeleri “Turkic” terimleriyle anılıyor. Türkiye’de de başta merhum Prof. Dr. Talât Tekin ve onun ekolünden yetişmiş Türkologlar Türk dilleri terimini tercih etmektedirler. Her ne kadar bu Türkologlar Türk lehçelerinin hepsinin ortak bir kökten geldiğini inkâr etmeseler de yine de Türk lehçelerine “dil” demekteler . Onların bu tutumları şu esasa dayanıyor: İki kişi karşı karşıya geldiklerinde birbirleriyle anlaşabiliyorlarsa aynı dili konuşuyorlar demektir. Anlaşamıyorlarsa farklı dilllerle konuştukları hükmüne varılır . Oysa, Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun Türk lehçelerinin anlaşma oranlarının farklı olduğunu, ilk karşılaşmadaki anlaşma oranlarının da yanıltıcı olacağını ileri sürerek şu tezi ortaya koyar: Bir Türkiye Türkü ile bir Kazak Türkü her ne kadar ilk karşılaşmalarında birbirleriyle anlaşamazlarsa da birkaç aylık bir sürede birbirlerinin lehçelerini sökmeleri ve rahatlıkla anlaşmaya başlamaları mümkündür . Ancak hiçbir Türk normal şartlarda birkaç ay içinde mesela, İngilizceyi, Almancayı bu oranda sökemez. Çünkü Almanca veya İngilizce Türkçeye göre farklı birer dilken Kazakça, Kırgızca, Tatarca, vb.leri birer lehçedir. Kaldı ki geçmişteki yıkıcı Sovyet politikalarına rağmen, bugün mesela Türkiye Türkleri ile Azerbaycan Türklerinin anlaşma oranı çok yüksektir. Kazaklarla Kırgızlar, Özbeklerle Uygurlar da kendi aralarında oldukça iyi anlaşırlar. Tatarlarla Başkurtlar için de aynı şey söylenebilir. Demek ki Türk dünyasının ortak dili Türkçedir, bunun ancak lehçeleri ve ağızları vardır. Meselenin burasında Irak Türk(men)lerinin dil meselelerine de temas etmekte fayda görüyoruz. Bilindiği gibi Irak Türk(men)leri Irak coğrafyasının kuzeybatısından güneydoğusuna, Telâfer’den Mendeli’ye uzanan bir şeritte yerleşmişlerdir. Bu topluluk Osmanlı Devleti’nin çökertildiği yıllarda Irak Türkleri olarak anılmaktayken bugün artık “Irak Türkmenleri” şeklinde adlandırılıyor. Bunun tarihî, siyasi ve sosyolojik sebeplerini Türkmeneli dergimizin 155. sayısında genişçe tahlil etmeye çalışmıştık . Bu yazıda ise meseleyi daha çok terminoloji açısından tartışmaya çalışacağız. Öyleyse, Irak Türk(men)lerinin dili nedir? Türkçe ise hangi Türkçedir? Daha doğrusu hangi Türk lehçesidir? Bu toplumun konuştuğu dile bugün ne ad verilmesi uygundur? “Türkmence” denmesi yaygın bir söyleyiş hâline gelmiş. Peki, Irak’ta kullanılan “Türkmence”nin Türkmenistan’dakiyle bir ilişkisi var mıdır? Ne kadar ona benzer ne kadar benzemez?.. Irak Türkmenleriyle Türkmenistan Türkme



ÇIPLAK NAMAZ KILAN ALPEREN Gardiyanların ayak sesleri koğuşun kapısında son buldu, getirdikleri genç bir mahkûmu bıraktılar ve gittiler. Yeni gelen genç içeridekilere selam verdi ve kendisine gösterilen boş yere oturdu. Koğuştakiler ona hoş geldin, geçmiş olsun, dediler. İçlerinden en yaşlı ve olgun olanı gencin yanına yaklaştı ve ona ilgi gösterdi, bir anlamda sahiplendi çünkü selam verişinden ve simasından bu gencin nasıl biri olduğunu hemen anlamıştı. Genç oldukça yorgun ve bitkin görünüyordu, epeyce bir müddet konuşmadı. Daha sonra yaşlı adamdan bir seccade istedi ve kıblenin ne taraf olduğunu sordu. Sonra kalktı ve yavaş yavaş ikindi namazını kıldı.



Editör’den
Ülkeler Parçalanarak Güçlenmez I

Osmanlı Devleti, kurulduğu günden beri, her din ve ırktan oluşan Osmanlı tebaasını Batı dünyasının saldırılarından korudu. Böylece İslam dünyasını uzun yıllar huzur ve güven içinde yaşattı. Osmanlı Devleti Balkanları da yönetimi altına alınca, orada yaşayan Hristiyan, Yahudi ve Müslüman halkları adaletle ve şefkatle himaye etti. Sırplar, Hırvatlar, Makedonlar, Arnavut ve Boşnakları bir arada yönetti. Etnik ve dinî kavga yapmalarına izin vermedi ve sağladığı güçlü otorite sayesinde 400 yıl huzur içinde yaşamalarını sağladı.

Batılılar Osmanlı’dan önce de düzenledikleri Haçlı seferleri ile Anadolu’ya yerleşen Selçuklu Devletini söküp atmak için yıllarca uğraşmıştı. Selçuklular ve daha sonra onun yerine geçen Osmanlılar, tarih boyunca Hristiyan dünyasının oluşturduğu Haçlı ordularını kırmaya çalıştı. İslam dünyasını tek bayrak altında yöneten Osmanlı’ya karşı gösterilen kin ve nefretin şiddeti her nedense bir türlü azalmadı.

Batılılar Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmadan İslam dünyasına büyük darbe vuramayacaklarını biliyorlardı. Bundan dolayı Hristiyanlık dünyasının dinî duygularını istismar eden Batı dünyası, Osmanlı ve İslam düşmanlığını sürekli gündemde tutarak gizli ajandalar oluşturuyordu. Bu gizli ajandanın içinde bulunan en önemli madde ise, Osmanlı coğrafyasının sahip olduğu servetlerin ele geçirilmesi idi. İslam coğrafyasındaki yer altı ve yer üstü servetler, Birinci Dünya Savaşından yıllarca önce sömürgeciler arasında yapılan ittifaklarla paylaşımlar yapılmış, bunun için gerçekleşmesi için her türlü zemin hazırlamıştı.

Türkler Sırbistan’a gelmeden önce, Batılı Hıristiyanlar, Roma Katolik Engizisyonu, bölge halkına büyük zulümler yaptı. Genişleme eğilimiyle Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı olmayan herkes katledildi. Osmanlı yönetimi bölgeye geldiğinde hiç kimseye dokunmadı. Reayayı özgür kabul eden Osmanlı, Müslüman olsun veya olmasın, hiç kimseye zulmetmedi. Türkler bölgede yeni bir yönetim kurdular. Vergisini ödeyen herkes huzur ve güven altında yaşadı. Balkan coğrafyasında yaşayan bütün haklar Osmanlı yönetiminden memnundu.

Türkler Avrupa ve Balkanlar’dan çıkarıldıktan sonra savaşların ardı arkası kesilmedi. İç çatışmalar, Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı vs. Birinci Dünya Savaşı’nda Roma Kilisesi Sırpları tamamıyla yok etmek istedi. Sırpların erkek nüfusunun üçte ikisi öldürüldü.
İkinci Dünya Savaşı'nda Sırplara yönelik zulüm zirveye çıktı. 1941-1945 yılları arasında Faşist ve Nazi destekli unsurların Sırplara karşı yürüttüğü etnik temizlik uygulaması tariflere sığmaz hale geldi. Açıklanan rakamlara göre Sırp tarafının toplam kaybı 1.000.000'dur (nüfusun yüzde 20'dir). Hırvatistan Bağımsız Devleti, Sırp halkının büyük çoğunluğunu Orta Çağ Engizisyonu yöntemleriyle öldürdü. Kısacası İkinci Dünya Savaşı sırasında 700.000 Sırp öldürüldü, 400.000'i göç etti ve 250.000'i de Katolik olmak zorunda kaldı.
Çok kanlı biçimde kurulan Tito’nun Yugoslavyası, ülkedeki etnik kimlikleri,



Bize Göre…
Tarih Bilinci

Taih bilinci milletleri ayakta tutan unsurlardan biridir. Şanlı bir tarihi olan ve insanlarca kabul gören bir tarihe sahip olan milletler her zaman sürükleyici ve lider konumunda olmuşlardır.
Tabii ki bazı topluluklar, kendilerine özgü bazı tarihî hadiseler de yaratıp, arkasından kendileri de ona inanan kitleler olma vasfına sahip olmuşlardır.
Fakat biz burada hakikî ve inanılır, hatta dosttan fazla düşmanca da bilinen tarihî süreçlerden bahsediyoruz.
Bizim insanlarımız da bu duygularla beslenmiş, zaferleri her zaman kutlamış ve acıları hiç bir zaman unutmamış bir konumda olmuşlardır.
Gençlik yıllarında, benim yaşıtım olan bazı arkadaşlarla bu konuları konuşurken, bazıları bunun ön planda tutulması gerektiğini ısrarla söyleyerek ve hatta eve kapanıp bir süre sadece bununla uğraşarak tarih bilincini parlatacak bir uğraşın içinde olmamı da her daim istemişlerdi.
O günlerde, Osmanlı döneminden önce de ne gibi menkıbeler ve aydın noktaların ön plana çıkarılması gerektiğine inanan bizler bu konuda bir adım atmak istedik.
O sıralarda Rahmetli tarihçi yazarımız Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi eserini yeni yayınlamış, ancak çok uzun ve detaylı olarak Osmanlı dönemine girmeden eski Türk tarihini de bilimsel bir şekilde inceleyerek okurlarına takdim etmişti.
Bizce bu bölümün Arapça da yayınlanarak hem Arap okurlara, hem de ted



Türkmeneli’nden
Türk’ün dilinden
Musibet Olmadan Nasihat Yaramıyor
Mahir Nakip
mnakip@yahoo.com
Durum Tespiti
Yazımızı, Kerkük Vakfımızın 1999 yılında yayım hayatına armağan ettiği Kardaşlık Dergisinin 100. Sayısına hasretmeyi düşünürken, Irak’ta Türkmenlerin geçirdiği seçim travması gündeme oturunca haliyle gözlerimiz seçimi yorumlayan yazılara çevrildi. Seçim üzerinden bir aydan fazla bir süre geçmesine rağmen hiçbir Allah’ın Türkmen kulu bu seçimde başarılı olduk diyemedi. Yani kimse seçim sonuçlarından memnun kalmamıştır.

Adetimizdir; suçu hep başkasında ararız yani hatalarımızı kabul etmektense, mazeret üretiriz. Eğer bir daha bu başarısızlığı tatmak istemiyorsak hatayı kendimizde yani hepimizde aramalıyız. Yani Siyasetçilerimiz, siyasî partilerimiz, sivil kuruluşlarımız hatta halkımız bile sorumsuz davranmış ve hataya düşmüştür. Atalarımız boşuna ¨bir musibet bin nasihatten evladır¨ dememiştir. Keşke musibet vuku bulmadan yapılan nasihatlerden hisse çıkarabilen bir toplum olabilseydik. Olamıyoruz çünkü kolektif akıl, millî bilinç, toplumsal sorumluluk ve uyumlu yaşama gibi çağdaş sosyal temerküzlerden pek haberdar değiliz. Belki de tek tesellimiz Irak parlamentosunda Türkmen vekil sayısının değişmemiş olması olacaktır. Ama vekillerin keyfiyetine bakarsak tablonun pek iç açıcı olduğu söylenemez. Bunu bir başarısızlık olarak görmekle beraber, ye’se de kapılmamak lazım. Ama muhakemesini yapıp sebeplerini de tahlil etmek ve bilmek de şarttır.

Pekiyi bu yeni seçim sisteminden kim daha çok faydalanabildi ve akıllı hareket etti? Sanırım hepimiz Sadr Grubu ile KDP’yi gösterecektir. Belli ki bu iki siyasî teşekkül akil insanlarını bir araya getirmiş ve önceki seçimlerde her şehirdeki bölgelerin ve mahallelerin oy potansiyelini çıkarmıştır. Arkasında en münasip kişilerin o bölgede aday olmasına karar vermiştir. Muhtemelen de her aday sadece kendi bölgesinde seçim propagandası yapmıştır. İşte kolektif akıl, ortak bilinç ve millî strateji buna denir. Buna mukabil plansız Şii ve Kürt partileri içerisinde hezimete uğramışların sayısı az olmamıştır. Biz de bu tedbirsizlerin başında geliyoruz. Çünkü bizim gerçekten vurdumduymaz ve aymaz olma lüksümüz yoktur.

Kara Tablo
Kerkük, Tuzhurmatı ve Erbil’de başarısızlık ayan-beyan ortada. Edebiyatı, sanatı, Türklüğü ve kahramanlığı ile tanıdığımız Tuzhurmatı’dan tek bir Türkmen vekil çıkmazken, bir Kürt vekilin çıkması utanılacak bir durumdur. Irak Türklüğünün kalesi olan Kerkük’te Araplar bile üç vekil çıkarırken Türkmenlerin iki vekil ve aynı bölgeden Kürtlerin de iki vekil çıkarması bir skandaldır. Genel Türk tarihi içerisinde müstesna bir yeri olan ve 1990-2003 yılları arasında Türkmen davasına ev sahipliği yapan köklü şehir Erbil’de Erbil kökenli asîl bir Türkmen’in aday olmaması ve bütün Türkmen adayların aldıkları oy sayısının bini geçmemesi hicap duyulacak bir durumdur. Her ne kadar Musul’dan toplam dört Türkmen vekil çıktıysa da bunun sadece birinin Telafer’den olması da düşündürücüdür. Pekiyi bu sekiz vekil arasından Türkmen davasına samimiyetle hizmet edecek kaç kişi çıkar diye sorarsanız ben diyeyim iki siz üç deyin. Keşke üçten fazla olsa da ben de siz de yanılsak. Pekiyi nerede hata yaptık? Soruyu ITC Yürütme Kurulu Üyesi Sayın Ali Mehdi’ye sordum, objektif cevaplar aldım:

1. Yeni Seçim Kanununda şehirlerin bölgelere bölünmesi,



TÜRKÜLERİMİZ KİMİNDİR? Önder Saatçi Yıllardır TRT radyolarında “Yurttan Sesler” imiz olan türkülerimizi dinliyoruz. Zaten TRT’den başka bir kanalda da türkü dinlemek pek mümkün değil. Anadolu’dan Trakya’dan, Kerkük’ten Azerbaycan’dan, bazen de Kıbrıs’tan… TRT sunucuları sundukları türkünün nereye ait olduğunu çoğu zaman bildirirler: Adana türküsü, Urfa türküsü, Kerkük türküsü, Azerbaycan türküsü, vb. Bu anonslar yıllarca duyula duyula türkülerimizi belli bir yöreyle özdeş kabul etmeye başladık. Bir başka deyişle, her türkü bir yöreye aittir, düşüncesi iyice zihinlerimize kazındı. Yalnız, bu anonslar dinleyicide şöyle bir anlayışın da oluşmasına sebep olmuştur muhakkak: “Bu türküyü yalnız o yörede çalıp söylerler, başka yerdekiler bunu bilmez.”. Peki, geçekte durum böyle midir? Yani, her türkü bir şehrin veya bir ilin sınırlarında mı doğup gelişmiştir? Mesela, Kerkük türküsü olarak bildiğimiz “Altun Hızma” yalnızca Kerküklülerin midir? Erbilliler, Tuzhurmatılılar, Kifrililer bu türküyü bilmez mi? Çalıp söylemez mi? Onunla coşup onunla eğlenmez mi? Yahut Adana türküsü dendiği zaman Adana iline komşu olan illerde yaşayanlar o türküyü bilmezler mi acaba? Ya da Kırşehir türküsünü Nevşehirliler veya Niğdeliler çalıp söylemezler mi ki?.. Anonslardaki bu tür ifadelerin dinleyicinin zihninde bazı yanlış anlamaların doğmasına sebep olması pek âlâ mümkün. “Azerbaycan türküsü” ibaresi ise diğerlerine göre daha makul görünüyor. Çünkü Azerbaycan çok geniş bir coğrafya. Güneyi de var kuzeyi de. O yüzden Bakü türküsü, Gence türküsü, Tebriz türküsü diye bir söz duymayız TRT sunucularından. Yıllar önce ünlü halk müziği sanatçısı ve derlemeci Dr. Mehmet Özbek’le yaptığımız bir röportajda, bize, radyoda çalıştığı yıllarda, anonsları “Irak Türklerinin türküleri, Azerbaycan Türklerinin türküleri, Balkan Türklerinin türküleri” şeklinde yaptırdığını söylemişti . Peki, yöreleri öne çıkaran sunuş tarzı nereden kaynaklanıyor? Belli ki TRT arşivlerine giren her bir türkü belirli bir il veya ilçeden derlenmiş, o yerleşim merkezinin adıyla da kaydedildiğinden oranın türküsü olarak tescil edilmiş. Nitekim gerek Muzaffer Sarısözen gerek Nida Tüfekçi 20. yy’ın ilk yarısında Anadolu’yu karış karış gezerek pek çok türkü kaydedip bunları notaya almış ve TRT arşivine kazandırmışlar. İşte ne olmuşsa orada olmuş. Her bir türkü derlendiği ilin adıyla anılır olmuş. Şimdi burada şöyle bir soru da akla gelmez mi? Türkiye Cumhuriyeti kurulalı beri illerin sınırları birkaç kere değişmedi mi? Bazı iller bölünerek yeni yeni iller kurulmadı mı? Bu yeni kurulan illerin türküleri yok mudur? Acaba yeni illere bağlanan ilçelerden birinden derlenmiş olan bir türküyü bundan sonra bağlandığı yeni ilin adıyla mı dinleyeceğiz? Elbette böyle bir şey akla yatkın değil. Zaten, türküler ağızdan ağza geçtiğinden, bunları belli bir yöreye mal edemeyiz. Tarih boyunca birlikte yaşayan Türkler türkülerini de birlikte çağırıp söylemişler, hatta, birlikte oluşturmuşlar. Öte taraftan, bir türkü hiçbir zaman doğduğu gibi kalmaz. Kalamaz da. Mutlaka birleri onun üzerine bir iki dörtlük eklemiş veya onun dörtlüklerinden birini, birkaçını unutup eksik de okumuş olabilir. Bu yüzdendir ki türküleri bazen farklı dörtlük sayısıyla dinleyebiliriz. Zaten, türkülerin zaman içinde daha başka değişikliklere uğradığını da bilmek lazım. Mesela, birbirine yakın ezgilerle ama farklı sözlerle de türküler dinleyebiliriz. Suphi Saatçi’nin “Kerkük’ten Derlenen Olay Türküleri” kitabında tespit etmiş olduğu “Plevne Türküsü” buna güzel bir örnek. Bu türkü TRT arşivinde, yöre belirtilmeden, üç dörtlükle, Kırcaali varyantında iki dörtlükle kayıtlıdır. Kerkük’te ise iki ayrı varyantı tespit edilmiş, her ikisi de üç dörtlük olmakla beraber sözleri tıpatıp aynı değildir. Aşağıda, biri TRT kayıtlarındaki diğeri Kerkük’teki varyantları sunuyoruz: TRT: Tuna Nehri akmam diyor Kenarımı yıkmam diyor Ünü büyük Osman Paşa Plevne’den çıkmam diyor Düşman Tuna’yı atladı Karakolları yokladı Osman Paşa’nın kolundan Beş bin top birden patladı



Ahmet Özdemir Abdülvahit Kuzecioğlu Bugün sesi, yorumu, yetiştiği Kerkük coğrafyasının kültürüne dayanan müzik birikimi, sesi, yorumuyla gönüllerde yer eden bir türkü sevdalısını, Abdülvahit Küzecioğlu’ndan söz edeceğim. Abdülvahit Kuzecioğlu 1925 yılında Kerkük’ün Musalla mahallesinde doğdu. Babası Ahmet Rıza, Kerkük’te küzecilik yani çanak-çömlek imalatı yaptığı için Küzeci Ahmet adı ile tanınmıştı. Küzeci Ahmet, güzel sesliydi. Bir yandan testi, küp, çanak, çömlek yaparken, diğer yandan hoyrat ve türküler okurdu. Onu yakından tanıyanlar Kesük, Muçula ve Nöbetçi hoyratlarını çok iyi söylediğini belirtirlerdi. Abdülvahit, küçük yaşta hoyrat ve türkülerle tanıştı. İlkokulda, yeteneği ve sesinin güzelliği müzik öğretmeni Namık Efendi’nin dikkatini çekmişti. Namık Efendi’nin kemanı eşliğinde, okuldaki bütün Türkçe marşları Küzecioğlu seslendirmişti. Abdülvahit Kuzecioğlu Molla Taha ve Molla Sabır gibi değerli hocalardan mevlüt dersleri almıştı. Etkileyici sesiyle Mevlüd-i Şeriflerde Kur’an-ı Kerim okuyordu. Ortaokuldayken öğrenimini bıraktı. 1944’te Irak Petrol Şirketinde işe başladı. Aynı yıl Behice Hanımla evlendi. Bu evlilikten Muhammet, İhsan, Murat, Ahmet, Cengiz adlarında beş oğlu Leyla, Runak, Cumbut, Perihan, Songül adlarında da beş kızı doğacaktı. 1952 yılında çalıştığı şirketin mesleki eğitim için onu Londra’ya göndermesi, Küzecioğlu’nun hayatında dönüm noktası oldu. Londra’da BBC radyosunun Arapça Servisinin Müdürü olan Naim Basri, onu BBC radyosuna davet etti. “Çok güzel ve güçlü bir sese sahip olduğunuzu öğrendim. Sizin sesinizden BBC radyosu için kayıtlar yapmak istiyorum,” dedi. Küzecioğlu Kur’an’dan ayetler okudu. Aynı radyonun Türkçe servisi için de Kerkük hoyratları ve türküleri kaydetti. O türkülerden birinin sözleri şöyleydi:



Sayfalar