Buradasınız

TÜRKÜLERİMİZ KİMİNDİR? Önder Saatçi

TÜRKÜLERİMİZ KİMİNDİR? Önder Saatçi Yıllardır TRT radyolarında “Yurttan Sesler” imiz olan türkülerimizi dinliyoruz. Zaten TRT’den başka bir kanalda da türkü dinlemek pek mümkün değil. Anadolu’dan Trakya’dan, Kerkük’ten Azerbaycan’dan, bazen de Kıbrıs’tan… TRT sunucuları sundukları türkünün nereye ait olduğunu çoğu zaman bildirirler: Adana türküsü, Urfa türküsü, Kerkük türküsü, Azerbaycan türküsü, vb. Bu anonslar yıllarca duyula duyula türkülerimizi belli bir yöreyle özdeş kabul etmeye başladık. Bir başka deyişle, her türkü bir yöreye aittir, düşüncesi iyice zihinlerimize kazındı. Yalnız, bu anonslar dinleyicide şöyle bir anlayışın da oluşmasına sebep olmuştur muhakkak: “Bu türküyü yalnız o yörede çalıp söylerler, başka yerdekiler bunu bilmez.”. Peki, geçekte durum böyle midir? Yani, her türkü bir şehrin veya bir ilin sınırlarında mı doğup gelişmiştir? Mesela, Kerkük türküsü olarak bildiğimiz “Altun Hızma” yalnızca Kerküklülerin midir? Erbilliler, Tuzhurmatılılar, Kifrililer bu türküyü bilmez mi? Çalıp söylemez mi? Onunla coşup onunla eğlenmez mi? Yahut Adana türküsü dendiği zaman Adana iline komşu olan illerde yaşayanlar o türküyü bilmezler mi acaba? Ya da Kırşehir türküsünü Nevşehirliler veya Niğdeliler çalıp söylemezler mi ki?.. Anonslardaki bu tür ifadelerin dinleyicinin zihninde bazı yanlış anlamaların doğmasına sebep olması pek âlâ mümkün. “Azerbaycan türküsü” ibaresi ise diğerlerine göre daha makul görünüyor. Çünkü Azerbaycan çok geniş bir coğrafya. Güneyi de var kuzeyi de. O yüzden Bakü türküsü, Gence türküsü, Tebriz türküsü diye bir söz duymayız TRT sunucularından. Yıllar önce ünlü halk müziği sanatçısı ve derlemeci Dr. Mehmet Özbek’le yaptığımız bir röportajda, bize, radyoda çalıştığı yıllarda, anonsları “Irak Türklerinin türküleri, Azerbaycan Türklerinin türküleri, Balkan Türklerinin türküleri” şeklinde yaptırdığını söylemişti . Peki, yöreleri öne çıkaran sunuş tarzı nereden kaynaklanıyor? Belli ki TRT arşivlerine giren her bir türkü belirli bir il veya ilçeden derlenmiş, o yerleşim merkezinin adıyla da kaydedildiğinden oranın türküsü olarak tescil edilmiş. Nitekim gerek Muzaffer Sarısözen gerek Nida Tüfekçi 20. yy’ın ilk yarısında Anadolu’yu karış karış gezerek pek çok türkü kaydedip bunları notaya almış ve TRT arşivine kazandırmışlar. İşte ne olmuşsa orada olmuş. Her bir türkü derlendiği ilin adıyla anılır olmuş. Şimdi burada şöyle bir soru da akla gelmez mi? Türkiye Cumhuriyeti kurulalı beri illerin sınırları birkaç kere değişmedi mi? Bazı iller bölünerek yeni yeni iller kurulmadı mı? Bu yeni kurulan illerin türküleri yok mudur? Acaba yeni illere bağlanan ilçelerden birinden derlenmiş olan bir türküyü bundan sonra bağlandığı yeni ilin adıyla mı dinleyeceğiz? Elbette böyle bir şey akla yatkın değil. Zaten, türküler ağızdan ağza geçtiğinden, bunları belli bir yöreye mal edemeyiz. Tarih boyunca birlikte yaşayan Türkler türkülerini de birlikte çağırıp söylemişler, hatta, birlikte oluşturmuşlar. Öte taraftan, bir türkü hiçbir zaman doğduğu gibi kalmaz. Kalamaz da. Mutlaka birleri onun üzerine bir iki dörtlük eklemiş veya onun dörtlüklerinden birini, birkaçını unutup eksik de okumuş olabilir. Bu yüzdendir ki türküleri bazen farklı dörtlük sayısıyla dinleyebiliriz. Zaten, türkülerin zaman içinde daha başka değişikliklere uğradığını da bilmek lazım. Mesela, birbirine yakın ezgilerle ama farklı sözlerle de türküler dinleyebiliriz. Suphi Saatçi’nin “Kerkük’ten Derlenen Olay Türküleri” kitabında tespit etmiş olduğu “Plevne Türküsü” buna güzel bir örnek. Bu türkü TRT arşivinde, yöre belirtilmeden, üç dörtlükle, Kırcaali varyantında iki dörtlükle kayıtlıdır. Kerkük’te ise iki ayrı varyantı tespit edilmiş, her ikisi de üç dörtlük olmakla beraber sözleri tıpatıp aynı değildir. Aşağıda, biri TRT kayıtlarındaki diğeri Kerkük’teki varyantları sunuyoruz: TRT: Tuna Nehri akmam diyor Kenarımı yıkmam diyor Ünü büyük Osman Paşa Plevne’den çıkmam diyor Düşman Tuna’yı atladı Karakolları yokladı Osman Paşa’nın kolundan Beş bin top birden patladı Kılıcımı çaldım taşa Taş yarıldı baştan başa Ünü büyük Osman Paşa Askerinle binler yaşa Kerkük: Karadeniz aḫmam diyor Etrefimi yıḫmam diyor Beş bunca düşman gelse Çadırımnan çıkmam diyor Olur mu böyle olur mu Evlad babayı vurur mu Gidi millet hainleri Bu dünya size kalır mı Karadeniz aḫıb gider Etrefini yıḫıb gider Gidi devlet hainleri Çadırını yıḫıp gider Ustambul’ın hanımları Sedeftendir terimleri Gidi kör ol sen İngiliz Yetim ḳoydıv balaları Bütün bunlar türkülerin anonimliğini gösterir. Bu arada, “anonim” terimini yalnızca “ilk defa söyleyeni belli olmayan” anlamında değil, “oluşumunda birçok kimsenin rolü bulunan” manasında anlamak gerek. Hatta, denebilir ki bir türkünün yakanı ve besteleyeni belli dahi olsa o türkü eğer halka mal olmuş ve toplumun büyük bir bölümü o türkünün kim tarafından yakıldığını veya bestelendiğini bilmiyorsa orada anonimleşme gerçekleşmiş demektir. Şöyle bir düşünelim, Reşid Behbudov’un bestelemiş olduğu “Laleler” türküsünün, ona ait olduğunu Türkiye’de kaç kişi bilir? Belki Azerbaycanlıların bile birçoğu bilmez. Yahut, “Altun Hızma”nın kaynak kişisinin Abdurrahman Kızılay olduğunu... Hatta, Kızılay bir röportajında Sungu Okan’a, kendi bestelediği bazı türküleri “Kerkük türküsü” diyerek, okumaları için, başka sanatçılara verdiğini söylemiş . Bu da anonimleşmenin, türkülerin kaderi olduğunu gösteriyor. Bu arada Kızılay, bu davranışının sebebini “Kerkük adı geçsin diye” belirtiyor. Zaten, Kerkük’le özdeşleşmiş bir sanatçıdan da bu beklenirdi değil mi?.. Beri yandan, ezgilerine bakarak, türkülerimizin belli bir coğrafi bölgeyle ilişkili olduğu söylenebilir. Mesela, Karadeniz türkülerinin kendine has bir havası, bir edası, bir tonu vardır. Orta Anadolu türküleri de diğer bölgelere göre hemen seçilir. Ege’nin, Trakya’nın hele Azerbaycan’ın türkülerini de diğer bölgelerin türkülerinden ezgileri sayesinde ayırmak mümkündür. Ancak, hiçbir şekilde bir türkünün belirli bir ile veya ilçeye mal edilmesi yerinde bir yaklaşım değil. Burada şu soruyu soranlar olabilir: Mesela, Özay Gönlüm’ün Denizli’den derlediği, Neşet Ertaş’ın Kırşehir yöresinden hafızasına alıp kaynaklık ettiği, Celâl Güzelses’in Diyarbakır’dan alıp seslendirdiği türküleri bu yörelerin türküsü kabul etmeyecek miyiz? Bu soruya verebileceğimiz cevap şudur: Bu türküler derlendiği anda doğmamıştır. O ana kadar gelenekte, belirli bir bölgede veya coğrafyada dolaşıp durmuş, sonra belirli bir tarihte belli bir kişi (derlemeci) tarafından kayda alınıp halka iletilmiş. İşte bu yüzden türküler doğdukları yörenin değil, yayıldıkları bölgelerin ve coğrafyalarındır. Bu, sahibi belli türküler için de böyledir. Nitekim, Abdurrahman Kızılay’ın Kerkük’te bestelemiş olduğu türküler de önce birer Kerkük türküsü sonra da bütün bir Türkmeneli’nin türküleri hâline gelmiştir, diyebiliriz. Telâferli Yasin Yahyaoğlu’nun “Dursun” türküsünün de yalnız Telâfer’e ait olduğunu söylersek insafsızlık olur. O da bütün Türkmenli’nin ortak türküsüdür artık. Bununla birlikte, “Kerkük” adı hâlâ daha bütün bir Türkmeneli’yi akla getiriyor... Peki, türküler geniş coğrafyalar arasında dolaşmaz mı? Mesela, bir Urfa türküsünü, bir Elâzığ türküsünü Kerkük’te duyamaz mıyız? Mehmet Özbek, Sungu Okan’a vermiş olduğu bir röportajda, bu üç yöredeki türkülerden, Harput’ta “Çayın öte yüzünde / Ceylan oynar düzünde” türküsünün Kerkük’te aynı ezgiyle ve “Tellere degme degme” sözleriyle, Urfa’daki “Derik ilde bir kuş var / Kanadında gümüş var” türküsününse, ölçü değişikliğiyle Kerkük’te “Ağlama Ceyran balası” şeklinde varyantlaştığını anlatır . Irak Türkmenlerinin “Zeynel’im” türküsü de Sivas’ta “Zeyneb’im” şeklindedir ; hatta, bu türkü klasik Türk müziği repertuvarında bile yer almış. Bunlar her zaman görülebilen manzaralarıdır. O hâlde, bu gibi türkülerle karşılaşıldığında kimse, “Yok canım, bu bizim yörenin türküsüdür.” demesin sakın. Zaten, türkülerin sözlerinin, ezgilerinin veya ölçülerinin zamanla farklılaşması geziciliğinin bir göstergesi. Ses kayıt cihazları icat edilince türküler teknolojinin de yardımıyla bir kere daha coğrafyalar arasında gezintiye çıkmış oldu. Mesela, Abulvahit Küzecioğlu ve daha başka Kerküklü sanatçılar bazı Anadolu ve Azerbaycan türkülerini de seslendirdiler. Hatta, Küzecioğlu bazı Anadolu ve Azerbaycan türkülerine mahallî sözler giydirip bunları dublaj ederek okudu . Bu arada, Nida Tüfekçi’nin ve Mehmet Özbek’in Abdulvahit Küzecioğlu’ndan derlemiş oldukları Kerkük türküleri ve onun sesiyle kaydedilen çeşitli hoyrat ezgilerimiz de TRT arşivini süslüyor. Bu türküler Türkiye’deki sanatçıların da repertuvarlarına girmiş bulunuyor. Türk dünyasının ortak türküleri de var. Bazı türkülerin Anadolu, Rumeli, Türkmeneli ve Kırım coğrafyalarında zamanla varyantlar hâlinde yayıldığını görmek mümkün. Mesela, “Çanakkale Türküsü” yalnız Çanakkale’ye mahsus değil. Konya, Kastamonu, Rodop, Kırcaali, Prizren varyantları bile var. Hatta, Üsküp yöresindeki Arnavutlara bile geçmiş bu türkü. Üstelik, ilk doğduğu yerin Çanakkale olduğu bile tartışılır. TRT repertuvarına ilkin Kastamonu’dan girdiği söyleniyorsa da bu türkünün, farklı sözlerle de olsa aynı ezgiyle söylenen bir varyantının, 1934 yılında Kerküklü okuyucu Leylanlı Ali Merdan (1907-1981) tarafından plağa okunduğunu biliyoruz . Hâlbuki Muzaffer Sarısözen bu türküye ancak 1952 tarihli “Yurttan Sesler” kitabında yer vermiş. Kerküklü araştırmacı Ata Terzibaşı, 1953 yılında yayınlamış olduğu “Şarkı ve Türküler” eserinde türkünün, “Çanakale içinde urdular beni / Ölmeden mezara koydular beni” diye başlayan varyantını dahi belgelemiş ve bu türkünün çıkış noktasının Kerkük olduğunu belirtmiş . Suphi Saatçi de “Çanakkale Türküsü”nün Kerkük’teki bir başka varyantını derleyerek notasını kaydetmiş; ayrıca Türk dünyasına mal olmuş, Kerkük’te de sevilerek icra edilmiş olan daha pek çok türküye (Sivastopol, Daraman Köprüsü, Çırpınırdın Karadeniz, vb.) de yukarıda adı geçen eserinde yer vermiş . Bu tür türkülerin varlığı şüphesiz ki Türk dünyasındaki duygu ve ülkü birliğinin, geçmişte, ne derece ileri bir mertebeye ulaşmış olduğunu gösterir. Şimdiki iletişim imkânlarının bulunmadığı çağlarda edebî ve müzikal bir ürün olan türkülerin aynı zamanda kitle iletişimini de sağladığı anlaşılıyor. Bir de türkülerin ağızlarla ilişkisi meselesi var. Her ne kadar türkülerin belli bir yöreye mal edilmesini doğru bulmasak da türküleri seslendirmede mutlaka bir ağız özelliğinin kulakları okşaması bekleniyor. Gelgelelim, TRT’nin kadrolu sanatçılarının, kendi yetiştikleri bölgenin ağzı olmadıktan sonra, bunu hakkıyla verebildikleri söylenemez. Ben bu beklentime, TRT’nin kadrolu sanatçılarını dinleyerek değil, radyoda mahallî sanatçıların katılmış oldukları veya onların kayıtlarının dinletildiği programlarda karşılık buluyorum. Bu açıdan bakıldığında TRT’nin bu eksikliği bir dereceye kadar telafi ettiğini söyleyebiliriz. Türkülerin ne derece engin bir kaynak olduğunu bütün sanat erbabı keşfetti zamanla. Operacılar, cazcılar, popçular, rakçılar hep türkülerden beslendiler. Herkes kendi müziğine harç yaptı türküleri. Bazıları başarılı da oldu ve çok güzel örnekler çıktı ortaya. Şunu da diyebiliriz ki türkülerin bu farklı müzik türleri vasıtasıyla icra edilmesi bunların daha geniş kitlelere ve belki de yeni nesillere yayılmasında ve onlarca sevilmesinde etkili de olmuştur. Nitekim, eskilerden Erol Büyükburç, Barış Manço, Cem Karaca, Özdemir Erdoğan; yenilerden Kıraç ve daha niceleri türkülerimizi sanatlarına ilmik ilmik işlediler. O kadar ki Neşet Ertaş’ın yanık sesinden hâlâ daha içimiz yana yana dinlediğimiz “Gönül Dağı” türküsünü çocukluk yıllarımda, Barış Manço’nun şarkılarından biri sanırdım… Yıllar sonra, “Kerkük’ün Zindanı” türküsünü Cem Karaca’nın yorumuyla dinlediğimizde de göz yaşlarımıza engel olamadık. Uzun sözün kısası, türküler içimize işlemiştir. Türküler Türk milletinin bütün bir macerasıdır. Onun ortak değerlerinin ve birlikte var olma iradesinin sanatlı biçimde dile yansımasıdır. Türküler kader birliğimizin ve gelecekte de bir arada yaşama arzumuzun gür sesle dünyaya duyurulmasıdır.