Merhaba...

1997 yılında kurmuş olduğumuz KERKÜK VAKFI inandığımız davanın hizmetinde ilkelerimizin kurumsallaştığı bir yuva olarak düşünülmüştür. Bu Vakıf, her zaman insana dönük faaliyetlerin yapılacağı ve kalıcı hizmetlerin programlanacağı bir dava ve kültür ocağı kimliğiyle bir platform görevini üstlenmektedir.
Biz herkese ve her kesime eşit mesafede olup doğruların savunucusu olarak yolumuza devam edeceğiz. Bu doğrultuda da Irak Türkmenlerinin davası ve geleceği için çalışma kulvarında öncü olup herkesi kucaklayan bir konumda olacağız.
Yıllardır yayınladığımız KARDAŞLIK dergisinin yanında üç lisanda onlarca esere imza atan bu kuruluş herkesi hizmete çağırıyor. Yolumuzdan şaşmadan ve ilkelerimizden taviz vermeden bu yolun yolcusuyuz ve öyle de kalacağız.
Herkese merhaba.

   Erşat Hürmüzlü
Kerkük Vakfı Başkanı
 


Türkmeneli’nden Türk’ün dilinden GENÇLER ÜZERİNDEN SİYASET (Mavili Gençler Örneği) Mahir Nakip

Türkmeneli’nden Türk’ün dilinden GENÇLER ÜZERİNDEN SİYASET (Mavili Gençler Örneği) Mahir Nakip mnakip@yahoo.com GençlikBoş Değil Bütün milletlerin tarihine bakıldığında, her zaman en ağır yükün gençlerin sırtına vurulduğu görülür. Bütün savaşlardaön safta çarpışan unsur hep gençlerdir. Şehirde, fabrikada, köyde en ağır bedenî işleri hep gençler üstlenmiştir. Dijitalleşen çağımızda da en yenilikçi icatlara yine gençler öncülük etmektedir. Hasılı gençler barışta ve savaşta bir milletin en değerli varlığıdır. Bir toplumu çocuklar, gençler ve yaşlılar olarak üçe ayırırsak, her kesimin ayrı ayrı vasıf, misyon ve işlevleri olduğunu görürüz: Yaşlılar;nesiller yetiştirir, fikir üretir, yol gösterir, tecrübesini paylaşır, nasihat eder vs. Çocuklar; oynar, öğrenir, hayal kurar, okur, çalışır, bilinçsiz de olsa iyi yetişmeye çalışır, büyüklerine saygı duymayı ve ufaktan ufaktan sorumluluk yüklenmeyi beller. Ama esas hamleleri gençler başlatır. Demek ki milleti bir eve benzetirsek, orta, yani ana direği gençliktir. Bütün bunların yanında madalyonun bir de diğer yüzü vardır. Peyami Safa’nın dediği “gençlik isyan çağıdır” gerçeği unutulmamalıdır. Dünyada çıkan veya çıkarılan isyanların çoğunu gençler, başlatmış, yönetmiş veya isyanlara sebep olmuşlardır. Yetmişli yılların Türkiye’sinde 68 kuşağı olarak anılan ve yetmişli yıllara sıçrayan gençlik hareketleri, 2011’de Ortadoğu’da baş gösteren Arap Baharı, Irak’ta Adil Abdul Mehdi Hükümetinin düşürülmesibu isyanların sadece birkaçıdır. Yani gençlik iki yönlü bir bıçaktır, iyi yönlendirilse faydalı, kötü yönlendirilse zararlı olabilir. Demek ki gençlik iyi yönetilmezse ilaç iken zehire dönüşebilir. Siyasetimizde Gençler Dünyada en sağ kanattan en sol kanada kadar hemen hemen bütün siyasî parti ve hareketlerin dinamosu veya lokomotifi gençler olmuştur. Aynı şekilde bütün siyasî partilerin gençlik teşkilatları vardır.Amerika’da Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler gibi kitle partilerinin gençlik teşkilatları göstermelik olurken, Avrupa’da aşırı sağcı, sosyalist ve milliyetçi partilerin gençlik teşkilatları çok etkili ve çoğu zaman da örgütlüdür. Türkiye’de de Milliyetçi Hareket Partisi’nin çizgisinde olan Ülkü Ocakları’nın faaliyetleri de bu istikamettedir. Fiili olarak 2003 yılından sonra bütün Irak sathında faaliyet gösteren Türkmen siyasi partilerinin birer gençlik teşkilatı mevcuttur. Partilerimizin bir kısmı İslami, bir kısmı da milli kimliği ön plana çıkardıkları aşikârdır. Ancak her iki cenahta çok sayıda partinin kurulması, haliyle gençlerin de bölünmelerine sebep olmaktadır. Bir de buna Irak Şii hareketinin bir parçası olan Haşd Şaabi ve Bedir gruplarının oluşturdukları Türkmen teşkilatlarını eklersek, gençlerin bölünmesi bir kat daha artmaktadır. Üstüne üstlük parti ve teşkilatiçi bölünmeleri dedüşünürsek, Türkmen gençlerinin paramparça olduklarını üzülerek söylemek zorunda kalacağız. Türkmen gençliğinde bir potansiyel olmakla beraber bir şuur eksikliği, birlikte iş yapma becerisizliği, aşırı duygusallık gibi kusurlarının olduğu gözden kaçmamaktadır. Çünkü gençlerimiz, Irak devletinin bozuk eğitim sistemi içerisinde iyi eğitilemedikleri için bilinçleri,sosyallikleri, sorumlulukları ve yaratıcılıklarıyeteri kadar gelişmemiştir. Demek ki Irak’ın gerçeklerini göz önüne alırsak, mevcut gençlerin fanatikleşmesi ya da isyankâr olmaları işten bile değil. O zaman biz gençlerimizi bir de kendimiz eğitmemiz gerekmektedir. Mavili Gençler Modeli Mevcut partilere bağlı gençlik teşkilatları, desteklerini parti yönetiminden aldıkları ve (varsa) partinin ideolojisi çizgisinde yetiştirildikleri için bağımsız olduklarından ve hür iradelerinin mevcudiyetinden bahsetmek zordur. Neticede o partinin ideolojisine ve başkanının söylem ve direktiflerinebağlı olmak durumundadırlar. Bu gençlere genelde seçimden seçime iş düşerken, diğer Türkmen parti gençlik teşkilatlarına karşı da (hasım olmasalar bile) mesafeli durmak zorundadırlar. Hatta bu kitlenin içerisinde aynı partinin iki şahsiyetine ayrı ayrı bağlı gençlik grupları bilepeydahlanabiliyor; bu gruplar da sosyal medya üzerinden birbirlerine kıyasıya saldırabilmektedirler. Türkmen davasına daha çok siyasî veçheden bakmak isteyen gençlerin fikrî ve ideolojik yönden yetişmeleri konusunda bir asgari müşterek henüz oluşmamıştır. Onun içindir ki Türkmen partileri arasında en ufak bir fikir veya görüş ayrılığı, gençlerin de ayrışmalarına ve sosyal medyada birbirlerine saldırmalarına sebep olmaktadır. Gençlerimizin istikbalimiz olmaları hasebiyle bu manzara hiç de sağlıklı değil ve hiç de umut vadetmiyor. Bu kof ihtilaf dururkenher iki taraf da milliyetçi olsa ne fayda? Bu kitlenin haricinde ihmal edilmiş iki gençlik kitlesi daha var, biri Türkmen davasının topyekûn bütününe hizmet etmek,ikincisi de tamamen apolitik (gayri siyasi) alanda faaliyet göstermek isteyenler. Bu iki kitle, tamamen politize olmuş parti teşkilatlarına bağlı gençlik kitlelerinden daha hür, daha umut verici daha birleştirici ve daha yaratıcıdırlar diyebiliriz. Bu iki kitlenin bir arada mütalaa edilmeleri, hatta birleştirilmeleri bile mümkündür. Bunun en güzel modeli olarak Mavili Türkmen Gençlerigösterilebilir. Mavili Türkmen Gençleri takriben 50 kişiden müteşekkil. En ilginç ve övülecek yanları 30’unun kız olmasıdır. 5-6 kişileri Türkiye’nin farklı şehirlerinde yüksek eğitimine devam eden gençlerken; gerisinin çoğunluğu Kerkük başta olmak üzere, Tuzhurmatı, Altunköptü, Telafer ve Erbil şehirlerinde bulunmaktadırlar. Ayrıca dergilerinde yazı yazan, faaliyetlerinde rol alan onlarca genç bulunmaktadır. Bunların büyük bir çoğunluğu siyasetten uzak durup, sanatıyla, maharetiyle ve kalemiye Türkmen kültürünü yaşatmak isteyen gençlerdenoluşmaktadır.Aralarındaki haberleşmeyi daha çok sanal ortamda sağlayan bu genç kitle, üç ayrı dalda faaliyet göstermektedir: Mavi Dergi, Mavi Dijital TV ve Mavi Haber. Mavili Gençler tamamen bir amatör ruhla çalışıyor ve Irak Türkmen kültürüne hizmet ediyor. Topluluğun üç ayda bir yayımlanan bir dergisi bulunuyor. Youtube, Facebook, Instegram, Telegram gibi sosyal medyalarda bol miktarda faaliyetleri var. Özellikle kısa metrajlı birkaç filmleri çok çarpıcı mesajlar içermiştir. Bütün Türkmen gençlerinin siyasetle uğraşması veya siyasette pişmesi gerekmiyor, ama gençlerin fikrî yönden gelişmesi ve tekâmül etmesi şarttır. Gençlerin fikrî yönden gelişmesi ve olgunluğa ermesi için gençleri bir parti teşkilatının gençlik kollarına mensup olması da gerekmiyor. Gençlerin sadece parti müesseseleri içindeörgütlenirse, bütün partilerimiz Komünist Partisi hüviyetini kazanır, yani ya Komünistsin ya da Komünist düşmanı. Halbuki biz iradesi hür, vicdanı hür, bağımsız, yenilikçi, atılımcı, sorgulayıcı, yaratıcı bir gençlik istiyoruz.Gençler böyle yetiştikleri takdirde ileride siyasete atıldıklarında birlik ve beraberlikten sadece söz etmezler, aynı zamanda onu yaşarlar.

HAYVANLARLA HANGİ DİLDEN KONUŞURUZ? ONDER SAATCI

HAYVANLARLA HANGİ DİLDEN KONUŞURUZ? ONDER SAATCI İletişim kurma yeteneği şüphesiz ki insanoğluna mahsus bir meziyettir. Ancak insanlar sadece karşısındakiyle iletişim kurmazlar. İnsanoğlu bazen kendi kendisiyle de iletişim kurar ki “düşünme” böyle bir eylemdir. Kişi düşünürken ana dilini kullanır; böylece kendisine yine kendisinin söylemek istediklerini iletmiş olur. İnsanlar bazen çiçeklerle de konuşurlar. Bu tür konuşmalarda da ana dil kullanımdadır. Çiçeklere su verip onların gün gün geliştiklerini gören insan, emeğinin karşılığını canlı bir şekilde gözleme imkânı bulur ve bundan doğan sevincini, mutluluğunu dillendirirken veya daha başka bazı duygularını tatmin etmek üzere, çiçekle konuşma faaliyetini gerçekleştirir. Bu iletişimde bitki, görünüşte mesajı alan konumunda ise de aslında, insanoğlu bitkiye hitap ederken de bir bakıma kendi kendisiyle konuşmaktadır. Peki, insanoğlu hayvanlarla da konuşmaz mı? Elbette konuşur. Hatta bu konuşma çok kısıtlı durumlarda bile olsa gerçek bir iletişimdir. Zira, hayvanlar insanların bazı sözlerine pekâlâ karşılık verebilmektedir. Hatta, terbiye edilmiş hayvanlar hemcinslerine göre, insanların sözlerine daha fazla tepki verir ve kendilerine verilen komutları yerine getirir. Tabiî, Sirk hayvanlarının, polis köpeklerinin, insanların ana dilleriyle ifade ettikleri sözlere karşılık vermesi ve söylenenlerin gereğini yapması şartlanmayla gerçekleşmektedir. Demek ki insanlar arasındaki anlaşma zemini tabiî dil iken insanla hayvan arasındaki iletişimin zeminini şartlandırma oluşturmaktadır. Ancak bu şartlandırma sürecinde kullanılan unsurlar yine insanların ana dillerinden seçtikleri kelimelerdir. Bu kelimeler bazen anlamlı olmakla birlikte bazen de “anlamsız” görünebilir. Bu yazıda insanlarla hayvanlar arasındaki iletişimde “anlamsız” gibi görünen kelimelerimiz üzerinde duracağız. Bilindiği üzere, insanların hayvanlara seslenirken onlardan bekledikleri ya onları yanlarına çağırmak veya onları kovmak, uzaklaştırmak. Her dilde de bu iki ihtiyacı karşılayan kelimeler vardır ki bunlar daha çok ünlem sınıfına girer. Türkçemizden örnek verecek olursak, kedileri çağırmada píspíspís…ünlemi bize anlamsız gelen bir sözdür. Zaten, dil bilgisi kitapları da ünlemlerin anlamları değil, görevleri vardır, diye yazar. Fakat bu, gerçekten de böyle midir? Kedileri çağırırken kullandığımız bu ünlem,her ne kadar bize anlamsız gibi görünse de, aslında, gerek Doğu Anadolu gerek Irak Türkmenağızlarında gözlediğimiz písík kelimesinin ünlemleşmiş hâlidir. Hayvanı çağırmada tekrarlanan bu söz önce yapıca bozulmakta, sonra farklı bir gayeyle kullanılmasından dolayı ünlemleşmektedir. Peki, neden Anadolu’nun pek çok yerinde kedileri çağırma ünlemi yukarıdaki gibidir de Kerkük’te píşpíşpíş… şeklindedir? Çünkü, dilimizde kediyepísík dendiği gibipíşík de denir. Demek ki aynı süreçler kelimenin bu fonetik varyantı (ses değişimine uğramış şekli) için de geçerlidir. Üstelik, dildeki bu addan ünleme geçiş sürecinin aynısını İngilizcede de görmek mümkün. Bir ABD filminde çocuğun, kediye seslenirken keri kerikeri … şeklinde bir ifade kullandığını gözlemiştim. Bu da caty(kedicik) kelimesinin tekrarlanarak, yapıca bozulup ünlemleşmesidir. Nitekim, İngilizcede “cat” kedi anlamında olup sona gelen -y (ses olarak -i) ünsüzü o kelimeye “sevimlilik anlamı” katar . Bu durum insanoğlunun farklı diller kullanmasına rağmen aynı tutumu benimseyerek dilinin söz varlığını genişletme yolunu tuttuğunu gösteriyor. Köpekleri çağırmada kullanılan kuçkuçkuç … ünlemi de benzer süreçle oluşmuş bir kelimdir. Öyle ki, Irak Türkmen ağızlarındaköpek küçügü “köpek eniği”anlamına gelir . Kelimenin, bu anlamını, Kıpçak Türkçesinin yazıya geçirilmiş olduğu 14-15. yüzyıllarda kazanmış olduğu anlaşılıyor . Kerkük çocuk dilinde köpeğe kuççi denmesi de kelimenin bu arkaik anlamıyla ilgilidir. “Ufak” anlamına gelen “küçük” kelimesi ise bilhassa Kerkük ağzında kuçik şeklinde telaffuz edilir ki bütün bu şekillerfono-semantik ayrılaşmalar sonucunda oluşmuştur. Her ne kadar bu devirde bulunmasa da atalarımız, geçmişte yüklerimizi taşıyan deve ile de iletişim kurmanın bir yolunu bulmuşlar. Devenin yükünü sırtından almak için onun yere eğilmesi lazımdır. İnatçı bir hayvan olan deveyi de dizleri üstüne çökertmek için ona Irak Türkmenleri yıḫyıḫyıḫ … şeklinde bir ünlemle seslenmişler . Aslında bu, deveye, “Sırtındaki yükleri yık” demektir. Çünkü Irak Türkmenleri yüksekteki bir şeyi yere indirmeye yıkmak derler. Aynı ünlem Anadolu Türklerinde ıḫıḫıḫ … şeklindedir. Anadolu ağızlarındaki değişiklik kelimenin başındaki “y-” ünsüzünün düşürülmesinden ibarettir. Bu da dilde bir fono-semantik ayrılaşmanın sonucudur. Türkçedeki yık- fiili bir yandan temel anlamıyla kullanılırken diğer yandanıḫ şekli ünlemleşerek başka bir kelime hâline gelmiştir. Kerkük ağzında tavuklara yem verirken onların dikkatini çekmek için tütütü … şeklinde bir ünlem kullanılır. Bu, bizce tut- fiil kökünden emir ikinci teklik kişi çekimindeki tut şeklidir. Türkiye Türkçesi ağızlarında ise tavuğu yemlerken geh bili bili ünlemi kullanılır ki bu da “Gel beri beri” cümlesinden bozma olsa gerektir. Hayvanları kovarken de insanlar bazı ünlemler kullanırlar. Türkçemizde tavuk ve diğer kuşları kovmak için kış kışkış … ünlemi vardır.Bunun eski Türkçedekikış- fiilinden teklik ikinci şahsa emir şekli olduğu söylenebilir. Bu fiilin DivanuLugati’t-Türk’teki karşılığı, “gözden kaybol-, bulunulan yerden ayrılmak” . Ünlemin, diğer tarihî metinlerde de buna benzer anlamlarla kullanıldığı görülebiliyor. Demek ki tavuğa kış kışkış … dediğimizde buradan git, ayrıl, demekteyiz. Ancak bu kelimenin ünlemleştikten sonra insanlar için de mecazlı şekilde kullanıldığını görebiliyoruz. Şu İstanbul türküsü iyi bir örnek olabilir: “Ben bir garip kuş idim / dalına konmuş idim / Niçin bana kış dedin / Ben senin olmuş idim”. Kış ünlemi Arapça ve Farsçaya da geçmiş . Nitekim bu dillerde, satrançtaki şah taşını sıkıştıran kişi rakibine kişder. Son zamanlarda tercümesine çalıştığımız “تاريخ اللغة التركية في تونس” (Tunus’ta Türk Dilinin Tarihi) adlı Arapça bir eserde, Tunus’ta, isyan eden Türk askerlerinin, 17-18. yüzyıllarda hükümdarıkişkişkiş diye protesto ettiklerine dair bilgiler var. Sözünü ettiğimiz kitabın yazarı kelimenin, Farsçadan Türkçeye satranç oyunu vasıtasıyla geçmiş olduğunu bildirse de Türkçenin sözlük verilerinden hareketle, söz konusu kelimenin Türkçeden Farsçaya geçmiş olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu söylemek mümkün. Kaldı ki kültürün çok önemli bir parçası olan tavuk beslemeye dair böyle bir kelimenin alıntı olma ihtimali çok çok düşüktür. Irak Türkmenlerinde eşeğin harekete geçirilmesi için kullanılan ünlemse ḥeççe şeklindedir. Bu kelimeye DivanuLugati’t-Türk’te heçheç (At başını alıp gittiği zaman ona çıkışmak için kullanılan ünlem) maddesinde rastlayabiliyoruz. Kâşgarlı, Divan’da ḥoçḥoç ünlemine de yer vermekte, bunun da keçileri gütmede kullanıldığını bildirmektedir . Nitekim, Kerkük ağzında eşeğin durmasını sağlamak için kullanılan ünlem de hoş şeklindedir. Divan’da Kâşgarlı’nın kaydettiği şekillerin, bugünkü Kerkük ağzındakilerin eski şekilleri olduğu muhakkaktır. Anadolu Türklerinin ineği durdurmak için kullandıkları höst (I) ile Kerkük ağzındaki hoş da aynı ünlemdir. Ancak bunların aynı kökten geldiğini söylemek mümkünse de kış- veya kaç- fiillerinin hangisinin emir şeklinden geliştiğini kesinkes belirtmek mümkün görünmüyor. Bununla birlikte, bu ünlemlerin 11. yy’dan da önce ortaya çıkmış olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kâşgarlı Mahmut her ne kadar heçheç ünlemine günümüzdeki şek

KERKÜK KATLİAMI BİR İNSANLIK SUÇUDUR, SOYKIRIMDIR

KERKÜK KATLİAMI BİR İNSANLIK SUÇUDUR, SOYKIRIMDIR Nuri GÜRGÜR 14 Temmuz, Kerkük katliamının yıldönümü. 14 Temmuz 1959 tarihinde başlayan ve üç gün üç gece devam eden katliamda, onlarca Irak Türkü vahşice katledildi, yüzlercesi yaralandı; Türklerin evleri, iş yerleri yağmalandı. Şehitler, arabaların arkasına bağlanarak sokaklarda sürüklendikten sonra direklere asıldılar; bazıları ters yönlere giden arabaların arkasına bağlanıp parçalandı. Kerkük sokakları, meydanları üç gün boyunca Türklerin kanıyla kırmızıya boyandı. Bu vahşete dayanamayıp çıldıran Türkler vardı. Bu katliamın ilk işaretleri, on bir yıldır Rusya’da sürgünde olan Mustafa Barzani’nin 1958 Ekim ayında Irak’a dönmesiyle ortaya çıkmaya başlamıştı. 14 Temmuz 1958‘de yapılan darbeyle Irak’ta yönetime el koyan Abdülkerim Kasım, Sovyetler Birliği ile sıcak ilişkiler kurmuştu; komünistlere güveniyor, iş birliği yapıyordu. Bunun sonucunda, Irak Komünist Partisi kısa zamanda “halk komiteleri” adıyla paramiliter örgüt kuracak derecede etkili hâle gelmişti. Barzani ise, Moskova ile işbirliği yaparak özerk bir Kürdistan kurmayı amaçlıyordu. Irak Türkleri, hem Barzaniciler hem de komünistlerin nazarında yok edilmeleri gereken hedef konumundaydı. Barzani, 22 Ekim’de Kerkük Askerî Havaalanı’na inip Süleymaniye’ye giderken ve iki gün sonra dönerken taraftarlarıyla beraber geçtiği kent merkezinde tam anlamıyla gövde gösterisi yaptı. Konvoyunun geçişi sırasında Türklere ağır hakaretler, iş yerlerine saldırılar yapıldı; çekip gitmelerini isteyen sloganlar atıldı. Bu tahrikler sonucu gerginlik hızla tırmandı. Aslında o sırada Kerkük’teki 2’nci Tümen Komutanı olan General Nazım Tabakçalı, durumun vahametini, Barzani’nin neyin peşinde olduğunu görüyordu. Bu durumu anlatan iki raporu Bağdat’ta, A. Kasım’a göndererek acilen önlem alınmasını, aksi hâlde vahim olaylar yaşanacağını, Tümenindeki Kürt subayların yerine acilen Arap subayların tayininin gerekli olduğunu belirtmişti. Ancak Bağdat Yönetimi, bu ikazlara duyarsız kaldığı gibi tersini yaptı; 1959 Mart ayında, Tümen komutanının yerine Barzani’nin istediği sol eğilimli birini getirdi. Bu generalin eliyle Türk aydınlarına, kanaat önderlerine yönelik operasyon başlatıldı. Yüzlerce Türk aydın, kent dışına sürüldü yahut hapse atıldı. Türklerin ev ve iş yerlerine girilerek silah araması yapıldı, onların silahlı bir direniş yapacak durumda olmadıklarını böylece anlamış oldular. 14 Temmuz darbesinin yıl dönümü töreni için Kerkük’te büyük hazırlık vardı. Irak Türkleri, törene geniş şekilde katılmaya hazırlanıyorlardı. Ancak o günlerde ilginç bir gelişme daha oldu. Kent dışından çok sayıda Kürt grupları Kerkük’e gelmeye başladı. Oysa o zamana kadar Kerkük’te çok az Kürt vardı; nüfusun çoğunluğunu dokuz asırdan beri olduğu gibi Türkler oluşturuyordu. Tören, havanın nispeten serinlediği akşam saatlerinde başladı. Yürüyüş konvoyunda özel kıyafetli Komünist Partisi militanlarıyla Kürt milisler ön sıralardaydılar. Türklerin oturduğu kahvehanenin önünden geçilirken aniden silahlarını çıkararak burayı taramaya başladılar. Kerkük, bir anda Kürtlerin ve komünistlerin önceden planlı şekilde hazırladığı kanlı bir terörle karşı karşıya kaldı. Sözde sokağa çıkma yasağı ilan edildi, ancak yasak sadece Türklere uygulanıyordu. Kent tam anlamıyla komünist ve Kürt grupların kontrolüne geçmişti. Türklerin evleri, iş yerleri basılıyor; çocuklarının gözleri önünde işkence yapılarak şehit ediliyor; bunlarla yetinilmeyerek cesetleri, araçların arkasına bağlanıp sürükleniyordu. Kentten dışarıya çı

KERKÜK KATLİAMI BİR İNSANLIK SUÇUDUR, SOYKIRIMDIR

KERKÜK KATLİAMI BİR İNSANLIK SUÇUDUR, SOYKIRIMDIR Nuri GÜRGÜR 14 Temmuz, Kerkük katliamının yıldönümü. 14 Temmuz 1959 tarihinde başlayan ve üç gün üç gece devam eden katliamda, onlarca Irak Türkü vahşice katledildi, yüzlercesi yaralandı; Türklerin evleri, iş yerleri yağmalandı. Şehitler, arabaların arkasına bağlanarak sokaklarda sürüklendikten sonra direklere asıldılar; bazıları ters yönlere giden arabaların arkasına bağlanıp parçalandı. Kerkük sokakları, meydanları üç gün boyunca Türklerin kanıyla kırmızıya boyandı. Bu vahşete dayanamayıp çıldıran Türkler vardı. Bu katliamın ilk işaretleri, on bir yıldır Rusya’da sürgünde olan Mustafa Barzani’nin 1958 Ekim ayında Irak’a dönmesiyle ortaya çıkmaya başlamıştı. 14 Temmuz 1958‘de yapılan darbeyle Irak’ta yönetime el koyan Abdülkerim Kasım, Sovyetler Birliği ile sıcak ilişkiler kurmuştu; komünistlere güveniyor, iş birliği yapıyordu. Bunun sonucunda, Irak Komünist Partisi kısa zamanda “halk komiteleri” adıyla paramiliter örgüt kuracak derecede etkili hâle gelmişti. Barzani ise, Moskova ile işbirliği yaparak özerk bir Kürdistan kurmayı amaçlıyordu. Irak Türkleri, hem Barzaniciler hem de komünistlerin nazarında yok edilmeleri gereken hedef konumundaydı. Barzani, 22 Ekim’de Kerkük Askerî Havaalanı’na inip Süleymaniye’ye giderken ve iki gün sonra dönerken taraftarlarıyla beraber geçtiği kent merkezinde tam anlamıyla gövde gösterisi yaptı. Konvoyunun geçişi sırasında Türklere ağır hakaretler, iş yerlerine saldırılar yapıldı; çekip gitmelerini isteyen sloganlar atıldı. Bu tahrikler sonucu gerginlik hızla tırmandı. Aslında o sırada Kerkük’teki 2’nci Tümen Komutanı olan General Nazım Tabakçalı, durumun vahametini, Barzani’nin neyin peşinde olduğunu görüyordu. Bu durumu anlatan iki raporu Bağdat’ta, A. Kasım’a göndererek acilen önlem alınmasını, aksi hâlde vahim olaylar yaşanacağını, Tümenindeki Kürt subayların yerine acilen Arap subayların tayininin gerekli olduğunu belirtmişti. Ancak Bağdat Yönetimi, bu ikazlara duyarsız kaldığı gibi tersini yaptı; 1959 Mart ayında, Tümen komutanının yerine Barzani’nin istediği sol eğilimli birini getirdi. Bu generalin eliyle Türk aydınlarına, kanaat önderlerine yönelik operasyon başlatıldı. Yüzlerce Türk aydın, kent dışına sürüldü yahut hapse atıldı. Türklerin ev ve iş yerlerine girilerek silah araması yapıldı, onların silahlı bir direniş yapacak durumda olmadıklarını böylece anlamış oldular. 14 Temmuz darbesinin yıl dönümü töreni için Kerkük’te büyük hazırlık vardı. Irak Türkleri, törene geniş şekilde katılmaya hazırlanıyorlardı. Ancak o günlerde ilginç bir gelişme daha oldu. Kent dışından çok sayıda Kürt grupları Kerkük’e gelmeye başladı. Oysa o zamana kadar Kerkük’te çok az Kürt vardı; nüfusun çoğunluğunu dokuz asırdan beri olduğu gibi Türkler oluşturuyordu. Tören, havanın nispeten serinlediği akşam saatlerinde başladı. Yürüyüş konvoyunda özel kıyafetli Komünist Partisi militanlarıyla Kürt milisler ön sıralardaydılar. Türklerin oturduğu kahvehanenin önünden geçilirken aniden silahlarını çıkararak burayı taramaya başladılar. Kerkük, bir anda Kürtlerin ve komünistlerin önceden planlı şekilde hazırladığı kanlı bir terörle karşı karşıya kaldı. Sözde sokağa çıkma yasağı ilan edildi, ancak yasak sadece Türklere uygulanıyordu. Kent tam anlamıyla komünist ve Kürt grupların kontrolüne geçmişti. Türklerin evleri, iş yerleri basılıyor; çocuklarının gözleri önünde işkence yapılarak şehit ediliyor; bunlarla yetinilmeyerek cesetleri, araçların arkasına bağlanıp sürükleniyordu. Kentten dışarıya çı

Editör’den Ülkeler Parçalanarak Güçlenmez II

Editör’den Ülkeler Parçalanarak Güçlenmez II Irak’ta 2003 işgalinden sonra halk, ülkede artık demokratik, insan hak ve özgürlüklerine saygılı bir rejimin kurulması ümidine kapıldı. Yıllarca dikta rejimi altında inleyen halkın da zaten bundan başka bir beklentisi yoktu. Bu noktada atılması gereken ilk adımlar, ülke yönetimine el koyan işgal güçlerinden bekleniyordu. İlk adımların doğru atılması, doğru ve sağlıklı sonuçların doğurmasına yol açacaktı. Fakat ne yazık ki beklentileri karşılayacak olumlu gelişmeler yaşanmadı. Öncelikle ülke yönetimini demokratik biçimde yürütecek ekiplerin ortaya çıkmasına fırsat verilmesi yerine, etnik ve mezhep ayrımcılığına teşne olan kutuplarla iş birliği yapıldı. Irak’ın bütünlüğünü, güvenliğini, huzur ve birliğini arzulayan vatansever şahsiyetler dışlandı. Ülkede yıllarca sürecek çekişme ve anlaşmazlıkları daha da derinleştiren ayrılıkçı eğilimlere fırsat verildi. Böylece meydan intikamcı ve kinci mihraklara bırakıldı. Ülkede fitne, fesat, hırsızlık, yolsuzluk, terör, gasp ve her türlü yasa dışı uygulamaların yapılmasına zemin hazırlayan bir düzen kuruldu. Ülkede devlet tarafından güven ve huzur sağlanmadığı için, toplu göçler yaşandı. Can güvenliği olmadığı için doktorlar, mühendisler, üniversitelerin eğitim kadrolarında yetişmiş insanlar, sanatçılar, yazarlar, entelektüel kişiler ülke dışına çıktı. Eğitim, ticaret ve sağlık sektörü çöktü. Üzülerek ifade etmek gerekir ki Irak 19 yıl içinde çok zaman ve çok kan kaybetti. Yetişmiş insan potansiyelinin kaybedildiği ve demokratik parlamenter düzenin bir türlü rayına oturamadığı ülkede, halkın geleceğe ümitle bakmasına imkân bırakılmadı. Hükümetin kurulma esasları etnik ve mezhep pazarlığı üzerinden ele alınması, hem de bu pazarlıkların alenen medya önünde yapılması, işin ne kadar çağ dışı bir raddeye vardığını gösterdi. Böylesini çirkin pazarlıkların, dünya kamuoyunun tepkisine yol açmaması ve normal karşılanması, insanlık adına hayret verici bir olaydır. İktidar paylaşımı etnik ve mezhep ayrımcılığı üzerine yapıldığı için, ülkede daha uzun yıllar çağdaş normlara uygun bir hukuk devletinin tesis edilmesinin çok uzak bir hayal olduğunu maalesef söylemek mümkündür. Irak’ın Nüfus Dokusu ve Dinî Yapısı Ülke genelinde resmi nüfus sayımının son olarak 1997 yılında yapıldığı Irak'ta, devam eden yıllar içinde bazı kurum ve bakanlıklarca birtakım sayımlar yapıldı. Irak'ta 2005 yılında yapılan gayri resmi sayımda, ülke nüfusu 27 milyon 962 bin 968 olarak açıklandı. Irak Planlama Bakanlığına bağlı Kalkınma ve İş birliği Kurumu ise 2015'te ülke nüfusunu yaklaşık 36 milyon olarak duyurdu. Son olarak Irak Merkezi Sayım Kurumunun 2017 yılında yaptırdığı sayıma göre ise ülke nüfusu 37 milyon 139 bin 519 olarak belirlendi. 37 milyonu aşan nüfusun yaklaşık %75’i şehirlerde, %25’i kırsal kesimde yaşıyor. Mevcut nüfusun yüzde 96’sı Müslüman. Müslümanların ise yüzde 53’ü Şii, yüzde 42’si Sünni.

Bize Göre İnsan Aklının Bir Saçmalığı Arılar ve İnsanlar • Erşat Hürmüzlü

Bize Göre

İnsan Aklının Bir Saçmalığı
Arılar ve İnsanlar

• Erşat Hürmüzlü
Yukarıdaki ana başlık bana ait değildir. Bunu irdeleyen Iraklı meşhur sosyoloji âlimi Ali El-Verdi’dir (1915-1995). Sanırım birçoğunuzun okumuş olduğu ve Arapça olarak (مهزلة العقل البشري), yani başlıktaki gibi olan bu eserde, bizi gerçekten çok önemli gerçeklerle başbaşa bırakmıştı.
“İnsanın fıtratında olan bir tabiat, ekranlarına göre kendisinde daha çok haklılık, kabiliyet ve iyilik görmesidir.
Bakın arı topluluğuna, orada her arı hiç başkaldırmadan ve hiç te homurdanmadan vazşfesini ifa eder. Kraliçe arı tahtında tamamen rahat, kimsenin gelip kendisini o mevkiden indireceğini hesaba katmaz., hiç bir arının günlerin birinde gelip: sen niçin bu nimettesin, bense gece gündüz çalışıyorum, diyeceği aklının ucundan geçmez.
Bunun sebebi Arılar çalışmalarında bir nevi alet gibi fıtrattan doğan bir alışkanlıkla hareket e. Onun için arı topluluğu milyonlarca yıldır hiç gelişmez
Kitabın (İnsanlık Kabuğu) bölümünde belki bizim bugünümüze ışık tutan çarpıcı bir mesaj verilmektedir:
“İnsan topluluğu ise devamlı bir gelişim kaydetmektedir.Ancak insanoğlu toplumu için çalıştığında bu hizmetinden bir karşılık beklediğinin farkında olup, fıtratı icabı bu hizmetten kendisine dönük hem gelir hem de sosyal yükseliş ve görünürlük kazanacağının bilinci içinde hareket eder. Onun için insanoğlu her daim şikâyetçidir, kendisini başkasından daha üstün, daha başarılı ve de daha haklı bulur.
Bu gibi birey baksa ki toplum kendisini fazla takdir etmiyor, bağırmaya ve sesini yükseltmeye başlar. O zaman hemen bir slogana yapışır: ( Böylece, lüzumsuzlar yükselir de şeref sahibi olanlar aşağıya çekilir.”
El-Verdi, bu çağımızda mutlak hakikatın zaten kıymetini kaybettiğini, onun yerine orantılı hakikatın geçtiğini vurguluyor. Sana göre hak olan belki başkası için batıldır.Dün de senin gözünde güzel olan belki bugün sana çirkin görünmektedir. Bütün bunlar senin aklında dalganırken sen belki farkında olmasan da devam etmektedir.
Peki bu âlimin söylediklerinde gerçekten çok fazla gerçek payı olmasına ragmen bazı ideolojiler bunu ters çevirip insan fıtratında olan bu çelişkilerden kurtulmasını sağlayabilmiş mi?
Muhakkak bunun imkânı belirmiş, ancak muhatap ne kadar bu

Türkmeneli’nden Türk’ün dilinden Kardeşlik Ocağı Silkiniyor Mahir Nakip mnakip@yahoo.com Neden Ocak? Türkmen Kardeşlik Ocağı, Osmanlı’nın Irak topraklarını terk edişinden bu yana Türkmenlerin 1960 yılında resmî olarak kurdukları ilk ve en önemli kuruml

Türkmeneli’nden
Türk’ün dilinden
Kardeşlik Ocağı Silkiniyor

Mahir Nakip
mnakip@yahoo.com

Neden Ocak?
Türkmen Kardeşlik Ocağı, Osmanlı’nın Irak topraklarını terk edişinden bu yana Türkmenlerin 1960 yılında resmî olarak kurdukları ilk ve en önemli kurumlarıdır. Müessisleri, bu toparlayıcı ve birleştirici kuruluşa boşuna “ocak” dememişler. Ocak Türklerde kutsaldır; bir bakıma ocak aile veya yuva demektir. Bunun en güzel delilini de deyimlerimizde bulmak mümkündür. Ocağı sönmek (aile fertlerinin yok olması), ocağı kör olmak (ailenin çocuksuz kalması), ocağı tütmek (ailede hayatın devam etmesi), birinin ocağına düşmek (yalvarmak anlamında) gibi deyimler ocağın ehemmiyetini vurgular. Gerçekten de Türkmen Kardeşlik Ocağı tesis edilirken, Türkmenleri bir ailenin fertleri olarak görüp bir araya getirmek, ortak bir hedef ve mefkure etrafında toplamak, gençlerin milli çizgide yetişmelerini sağlamak, farklı bölgelerde yaşayan Türkmenleri bir yerde buluşturmak ve Irak’ta Türkmenlerin oluşturdukları bin yıllık milli kültürlerini korumak, yaşamak ve yaşatmak amacıyla kurulmuştur. 1977-2003 yılları arasındaki süreyi bir fetret dönemi olarak kabul edersek, öncesi ve sonrasında gerçek anlamda topyekûn Türkmenlerin en yetkin temsilcisi Türkmen Kardeşlik Ocağı olmuştur.

Ocağın Önemi
Türkmen Kardeşlik Ocağı ne 2003 yılından önce ne de sonra ideolojik bir kurum olmuştur. Eğer ideolojik bir kurum olsaydı ne 2003 yılından önce varlığını sürdürebilirdi, ne de sonrası bütün Türkmenleri kucaklama imkânı olurdu. Ama söz konusu dönem arasında bir mefkuresi, hedefi, vizyon ve misyonu olmuştur. Dörtlü bir sac ayağına benzeyen bu vazgeçilmez kavramlar bir siyasî partiden kat be kat daha kutsal, kalıcı ve daha kucaklayıcıdır. Çünkü Ocak rekabet, çekişme, çıkar ilişkisi, şan-şöhret, makam ve maaş gibi menfaat girdabından asude ve vareste bir kurumdur. Bu da normaldir çünkü, bir parti muhtemelen belli bir zümrenin veya belli bir ideolojide olan ekibin kurduğu bir teşekkül olabilir. Ama ocak, hiçbir zümrenin veya ideolojinin temsilcisi değil, kendisini Türkmen hissedenlerin ve Türkmen’i yaşatmak isteyen herkesin evidir. Ayrıca sıradan ve müstakil bir Türkmen siyasete, partilere veya herhangi bir ideolojiye angaje olmak istemeyebilir. Ama her insanımız kendisini Türkmen kabul ettikten sonra Türkmen Kardeşlik Ocağı’nda kendine bir yer ve tanım bulabilir.

Eğer Ocağın 2003 yılından önce bu milli hasletleri olmasaydı, bugün Irak siyasî sahasında ne esamimiz okunurdu ne de bizi temsil edebilecek doğru-dürüst bir Türkmen aydını ve siyasetçisi bulabilirdik. 2003 yılından önce Irak topraklarında siyasî parti kurma gibi bir imkânımız olmadığı için Ocak, biricik kurumumuz, kaynağımız ve her türlü faaliyetlerimizi içinde yürüttüğümüz ocağımız, yani evimiz olmuştur. Ama bugün çok sayıda partilerimiz olduğuna göre ocağımızın yeri bu partilerin üstünde olmalıdır. Yani Ocak’ın, bütün siyasî partilere eşit mesafede durması gerekmektedir. Ne bir partiyi kayırmalı ne de bir partiyi karşısına almalıdır. Yani bir Türkmen dergâhı mesabesinde olmalıdır. Dolayısıyla Türkmen Kardeşlik Ocağı’nın hedefi, vizyon ve misyonu değişmemekle beraber, önemi ve görevi artmıştır diyebiliriz.

Yeni Ocak Yönetimi
2003 yılından başlayarak geçtiğimiz aylara kadar Ocağımız, İhsan Şefik, Aydın Halit, Prof. Dr. Mehmet Ömer Kazancı ve Prof. Dr. Necdet Bayatlı kardeşlerimizin başkanlıklarında dört yönetim dönemi gördü. Hepsi de başarılı olmuşlar, canhıraş çalışmışlar ve ciddi bir gayret göstermişlerdir. En önemlisi partiler üstündeki konumunu muhafaza ederek bütün siyasî partilerimize eşit mesafede durmasını başarabilmişlerdir. Türkmen halkı olarak her ikisine ve maiyetlerindeki yönetim kurulu üyelerine minnettardır. Özellikle Kazancı’nın, viraneye dönmüş, varlığı tarumar edilmiş, üstüne kül elenmiş ve âtıl kalmış ocağı ihya etmesi ve Kardeşlik Dergisini tekrar hayata geçirmesi mükemmel bir hizmet olarak kaydedilmelidir.

Değerli dava adamı Dr. Faruk Peri’nin başkanlığında yeni bir yönetimin başa gelmesi yerinde bir gelişme ve isabetli bir karar olmuştur. Bu kararı milli mutabakat kararı olarak görmekte yarar vardır. Gerçekten de bunun meyvelerini kısa sürede alabildik diyebiliriz. Nitekim genel kurul tarihi olan 27.11.2021’i esas alırsak henüz üç ayını bile doldurmadan yeni yönetimin bir dizi faaliyetlere imza attığını görebiliyoruz. Elbette bol miktarda farklı düzeylerde tebrik için gelen heyetler olmuştur. Tebrik eden heyetler arasında Türkiye ve Azerbaycan Büyükelçileri, Türkiye Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları ve Maarif Vakfı Temsilcilerinin bulunması kardeş Türkiye ve Azerbaycan’ın Ocağı ne kadar önemsediklerinin delilidir. Hemen akabinde şehitleri anma törenlerinin yapılması ve Ocak’ın önemli başkanlarından şehit lider Abdullah Aburrahman’ı mezarı başında ziyaret edilmesi takdire şayan bir faaliyettir. Ayrıca yine kısa bir süre içerisinde Irak İnsan Hakları Komisyonunun katılımıyla Türkmen hakları ile bir sempozyumun düzenlenmesi önemli ve emek isteyen bir faaliyet olmuştur. Ocağın sosyal medyayı da aktif kullanmasını görmek sevindiricidir. Kısacası yeni ocak idaresi iki buçuk ay gibi kısa bir zaman zarfından elliden fazla faaliyete imza atması alkışlanacak bir durumdur.

Yeni yönetimin elbette yeni ve uzun vadeli proje ve f

Önder Saatçi HANGİ DİLLE KONUŞUYORUZ?

Önder Saatçi HANGİ DİLLE KONUŞUYORUZ? Türk dili günümüzde Moğolca ve Mançu-Tunguzca ile birlikte Altay dilleri arasında gösteriliyor. Bilim adamları Japonca ve Korecenin de bu taifeye dahil olduğunu düşünmekteler. Ancak Altay dillerinin akraba diller olduğu şüpheli. Yani, tek bir kaynaktan gelip gelmediği hususu aydınlatılmış değil. Buna karşılık dil araştırmacıları büyük dil ailelerinden de bahsediyorlar. Mesela, içinde Arapça ve İbranicenin olduğu Hami-Sami, içinde Türkçenin de olduğu Altay, içinde Fince ve Macarcanın bulunduğu Ural, İngilizce, Almanca, Fransızca, Farsça, vb. pek çok dili barındıran Hint-Avrupa ve daha başka bazı dil topluluklarının aynı kökten geldiği ve böylece büyük bir dil ailesi oluşturduklarını ileri sürüyorlar. Bugün için bu gibi bilgiler bir teoriden ileriye geçmiş sayılmaz. Ancak bu teorileri destekleyen birtakım bulgular dillerin kaynaklarını aydınlatmada birer ipucu olarak değerlendiriliyor. Gelelim, Türkçemizin dünya dilleri sıralamasındaki yerine. Bu sıralamada nüfusu esas alacağız. Türk dili Çince, İngilizce, İspanyolca ve Hintçeden sonra konuşanlarının sayısı dikkate alındığında dünyada beşinci sırada yer alıyor. Bunu söylerken Türk dilinin, yaklaşık 250.000.000’luk bir Türk dünyasının ortak dili olduğunu bilmeliyiz. Üstelik Türk dilini konuşanların tamamının Türk soylu olduklarını da eklemeliyiz. Buna karşılık, İngilizce ve İspanyolcanın bugün dünyanın geniş coğrafyalarında konuşuluyor olmasının sebebinin sömürgecilik olduğunu gözden uzak tutmamalıyız. Şunu da eklemek lazımdır ki dünya üzerinde Türklüğünü, dolayısıyla Türk dilini kaybetmiş bazı Türk topluluklarının varlığı da söz konusu. Türk dilinin bir özelliği de en az 5000 yıllık bir geçmişe sahip olmasıdır ki bu, ancak Çincenin sahip olabileceği bir meziyet olabilir. Türk dilinin yaşı üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Prof. Dr. O. Nedim Tuna MÖ 4000-2500 yılları arasında yaşamış olan Sümerlerin dilindeki 165 kelimenin o günkü Türkçeden alınmış olduğunu belgelemiştir . Bu da dilimizin yaşının belirlenmesinde önemli bir delildir. Tabii, Türk dilinin yaşı meselesi gündeme gelince dilimizin birçok lehçelerinin ve ağızlarının bulunduğu hususu da hemen akla gelmelidir. Günümüzde Azerbaycan, Kazak, Kırgız, Özbek, Uygur, Tatar gibi başlıca Türk lehçelerinden bahsedebilmekteyiz. Bunlar aslında bir kısım Türk yurtlarının ve boylarının adları. Tabiatıyla lehçeler de yurt veya boy adlarıyla anılıyor. Bunları bazen “Azerbaycan Türkçesi, Kazak Türkçesi, Uygur Türkçesi, vb.”, bazen de “Azerice, Kazakça, Uygurca, vb.” diye adlandırıyoruz. Yalnız burada bir sorun var. “Azerbaycan Türkçesi” terimini daha çok Türkiye’deki Türkologlar benimsemişken Azerbaycan Anayasası devletin resmî dilini “Azerbaycan Cumhuriyeti’nin devlet dili Azerbaycan dilidir.” şeklinde kaydediyor. Türkmenistan Anayasası’nda da “Türkmen dili, Türkmenistan’ın Devlet dilidir.” ibaresi var. Bunlardan anlaşıldığına göre, Azerbaycanlı ve Türkmenistanlı siyasetçiler kendi konuşma biçimlerini Türk dilinin birer lehçesi olarak değil, doğrudan doğruya birer dil olarak görüyorlar. Bu anlayışın diğer Türk devletlerinde de hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Peki, bu tutum isabetli midir? Türk dünyasının bütünlüğü ve dilinin birliği hususu göz önünde bulundurulacak olursa, bunun hiç de uygun olmadığını söylemeliyiz. Bununla birlikte, bu ülkelerde “Türkî diller” gibi bir kavram da yok değil. Bu da bu ülkelerin, kendilerini, Türk dünyasının bir parçası saydıklarını gösteriyor. Ancak kimsenin kendi “dil”ini “lehçe” seviyesine indirmeye niyetli olmadığı da anlaşılıyor. Peki, bu yaklaşımın ardında yatan sebep nedir? Niçin, bağımsızlıklarının 30. yılını kutlayan bu Türk cumhuriyetleri dil konusunda böylesine farklı bir anlayışı benimsemekteler?.. Bunda en önemli etken eski Sovyet dil ve kültür politikalarının bu ülkelerde henüz kökünden kazınmamış olmasıdır. Denilebilir ki bu ülkeler siyasi bakımdan bağımsızlaşmış olsa da zihniyet bakımından bağımsızlıklarını henüz tam anlamıyla elde etmiş değiller. Öyle ki Sovyetler Birliği ve hatta çarlık döneminde Ruslar, istila etmiş oldukları Türk yurtlarında, İlminski, Ostromov ve daha başka bazı “ajan-bilim adamları” vasıtasıyla kendi taraflarına çekmiş oldukları çeşitli Türk boylarından olan kültür adamlarına, sözde bir millî (aslında kavmi) kimlik aşılamışlar ve bunun da bir vasıtası olarak her bir Türk topluluğuna birer alfabe verip birer de gramer (dil bilgisi) dayatarak lehçelerinin apayrı birer dil olduğunu onlara benimsetmişler. Tabii, ekonomi ve kültür politikalarıyla da bu “böl, parçala, yönet” ana politikası bugünkü acı meyvelerini vermiş. Bu Türk toplulukları, 20. yüzyılın başlarına kadar kendi konuştukları dile, Türkçe, Türkî, Türk tili derlerken, 70 yıllık Sovyet politikalarının ardından, bugün artık “Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Türkmence” demekteler . Üstelik bu devletlerin yetkilileri bir araya geldiklerinde birbirleriyle ancak Rusça konuşarak anlaşabiliyorlar. Üstelik Rusça bu ülkelerde hâlâ daha itibarını koruyor… Türk diline karşı bu yaklaşımların yalnızca SSCB sınırlarında geçerli olduğunu da düşünmeyelim. Bu politikaya paralel olarak ABD ve hatta Türkiye’de meseleye böyle bakan pek çok Türkolog yetişmiştir. Bugün Amerikan literatüründe de Türkiye Türkçesi “Turkish”, diğer Türk lehçeleri “Turkic” terimleriyle anılıyor. Türkiye’de de başta merhum Prof. Dr. Talât Tekin ve onun ekolünden yetişmiş Türkologlar Türk dilleri terimini tercih etmektedirler. Her ne kadar bu Türkologlar Türk lehçelerinin hepsinin ortak bir kökten geldiğini inkâr etmeseler de yine de Türk lehçelerine “dil” demekteler . Onların bu tutumları şu esasa dayanıyor: İki kişi karşı karşıya geldiklerinde birbirleriyle anlaşabiliyorlarsa aynı dili konuşuyorlar demektir. Anlaşamıyorlarsa farklı dilllerle konuştukları hükmüne varılır . Oysa, Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun Türk lehçelerinin anlaşma oranlarının farklı olduğunu, ilk karşılaşmadaki anlaşma oranlarının da yanıltıcı olacağını ileri sürerek şu tezi ortaya koyar: Bir Türkiye Türkü ile bir Kazak Türkü her ne kadar ilk karşılaşmalarında birbirleriyle anlaşamazlarsa da birkaç aylık bir sürede birbirlerinin lehçelerini sökmeleri ve rahatlıkla anlaşmaya başlamaları mümkündür . Ancak hiçbir Türk normal şartlarda birkaç ay içinde mesela, İngilizceyi, Almancayı bu oranda sökemez. Çünkü Almanca veya İngilizce Türkçeye göre farklı birer dilken Kazakça, Kırgızca, Tatarca, vb.leri birer lehçedir. Kaldı ki geçmişteki yıkıcı Sovyet politikalarına rağmen, bugün mesela Türkiye Türkleri ile Azerbaycan Türklerinin anlaşma oranı çok yüksektir. Kazaklarla Kırgızlar, Özbeklerle Uygurlar da kendi aralarında oldukça iyi anlaşırlar. Tatarlarla Başkurtlar için de aynı şey söylenebilir. Demek ki Türk dünyasının ortak dili Türkçedir, bunun ancak lehçeleri ve ağızları vardır. Meselenin burasında Irak Türk(men)lerinin dil meselelerine de temas etmekte fayda görüyoruz. Bilindiği gibi Irak Türk(men)leri Irak coğrafyasının kuzeybatısından güneydoğusuna, Telâfer’den Mendeli’ye uzanan bir şeritte yerleşmişlerdir. Bu topluluk Osmanlı Devleti’nin çökertildiği yıllarda Irak Türkleri olarak anılmaktayken bugün artık “Irak Türkmenleri” şeklinde adlandırılıyor. Bunun tarihî, siyasi ve sosyolojik sebeplerini Türkmeneli dergimizin 155. sayısında genişçe tahlil etmeye çalışmıştık . Bu yazıda ise meseleyi daha çok terminoloji açısından tartışmaya çalışacağız. Öyleyse, Irak Türk(men)lerinin dili nedir? Türkçe ise hangi Türkçedir? Daha doğrusu hangi Türk lehçesidir? Bu toplumun konuştuğu dile bugün ne ad verilmesi uygundur? “Türkmence” denmesi yaygın bir söyleyiş hâline gelmiş. Peki, Irak’ta kullanılan “Türkmence”nin Türkmenistan’dakiyle bir ilişkisi var mıdır? Ne kadar ona benzer ne kadar benzemez?.. Irak Türkmenleriyle Türkmenistan Türkme

ÇIPLAK NAMAZ KILAN ALPEREN Gardiyanların ayak sesleri koğuşun kapısında son buldu, getirdikleri genç bir mahkûmu bıraktılar ve gittiler. Yeni gelen genç içeridekilere selam verdi ve kendisine gösterilen boş yere oturdu. Koğuştakiler ona hoş geldin, geç

ÇIPLAK NAMAZ KILAN ALPEREN Gardiyanların ayak sesleri koğuşun kapısında son buldu, getirdikleri genç bir mahkûmu bıraktılar ve gittiler. Yeni gelen genç içeridekilere selam verdi ve kendisine gösterilen boş yere oturdu. Koğuştakiler ona hoş geldin, geçmiş olsun, dediler. İçlerinden en yaşlı ve olgun olanı gencin yanına yaklaştı ve ona ilgi gösterdi, bir anlamda sahiplendi çünkü selam verişinden ve simasından bu gencin nasıl biri olduğunu hemen anlamıştı. Genç oldukça yorgun ve bitkin görünüyordu, epeyce bir müddet konuşmadı. Daha sonra yaşlı adamdan bir seccade istedi ve kıblenin ne taraf olduğunu sordu. Sonra kalktı ve yavaş yavaş ikindi namazını kıldı.

Sayfalar

Kerkük Vakfı RSS beslemesine abone olun.